VİCDAN

 

VİCDAN

 

 

Bir yıldır memleketiyle bu şehir arasında mekik dokuyordu Baran. Alışamadığı kör bir şehirdi burası. İnsanlarının hiçbir şeyi görmediği yok şehirdi… Büyükçe kasaba görüntüsünü andıran bu şehirde insanların göç etmekten başka hayalleri yoktu. Devletin ismini koyarken lanetlediği şehirdi burası… İnsan selamının alınmadığı; gazetelerin bir gün sonra geldiği; paranın pul olduğu; güzele ilişkin örneğin bulunmadığı şehirdi burası… Baran’ı da körleştiren bir şehirdi.

Otobüs yolculuğu yılların okuma yorgunluğundan fazla olmasa da yine de genç bedenini sızlatıyordu. Otobüsten inip okulun yatakhanesine doğru taksiyle giderken gülümsüyordu belili belirsiz içinden Baran. Bu küçük şehir, karga, kavak ve kar yığınıyla meşhurdu onun gözünde; ne de olsa henüz körleşmemişti doğaya ve insana karşı… Her şeyi olduğu gibi görüyordu. Fakat insanları kitaplardaki gibi hayal ediyordu hâlâ, seviyordu insanları; selam veriyordu alınmasa da… Öğrencilerine estetik anlatıyordu örnek bulamasa da… Kitaplardan öğrendikleriyle gerçek hayatın çelişkilerini ilk kez yaşamıyordu fakat “hayatımın kalan kısmını mademki öğretmenlik yaparak geçireceğim o halde nelerle karşılaşırsam karşılaşayım olaylara karşı hayretle değil olgunlukla yaklaşmalıyım” diye düşünüyordu. Okulla hayat köprüsü olgunlaşma olmalıydı Baran’a göre… Yine de hayatının korku ütopyasına dönüşmemesi için olgunlaşma yeterli olmayabilirdi Baran için.

Kör coğrafya’ya inşa edilmiş, kör şehrin insanlarının çocuklarını eğitmek ve bilgi kılavuzluğuyla öğretmek için yok pahasına çalışıyordu Baran, unutmak için çalışıyordu… Adetlerinden, göreneklerinden, törelerden kurtulmak için unutmak gerekiyordu. Değişemeyen toplumun aynası olmak yerine körleşmeye daha iyi anlamlar yüklüyordu. Değişime öncü olmak için tecrübesizliğini bahane ediyordu vicdanına karşı… Baran, bu kentte körleşmeye başlamıştı.

Erkek öğrenci yurdu nöbetine tam vaktinde yetişmişti. Saat beşte okulun yatakhanesindeydi. Odasına bavulunu bırakıp biraz yatağına uzandı unutmak için; yolculuğu ve annesinin sözlerini, geleneklerini unutmak için…

On dakika kadar yatağına uzanıp yemekhaneye indiğinde, öğrencilerin bir kısmı halen yemek sırasındaydı. Baran da öğrenciler gibi sıraya girdi. Yemekte her zamanki mönü vardı: kuru fasulye ve pilava eşlik eden hoşaf…  Yemekten şikâyeti yoktu Baran’ın fakat hazmı konusunda tereddütleri vardı. Pilavı akşam yemeğinde yemek ekşime yapıyordu Baran’da… Ataları her şeyi öğütebilen bir mide bırakmamışlardı Baran’a ve bu öğrenilecek bir davranış da değildi kitaplardan…

Öğrenciler her zamanki gibi sayımın yapılması için saat yedide yatakhanelere doğru gidiyorlardı. Baran da her zamanki prosedüre uyacaktı. Yatakhanede sıralanmış öğrencileri sayacak, gelmeyenleri yoklama fişine işleyecekti.

Öğrenciler arasında resmi olmayan hiyerarşinin olması, nöbet tutmuyor olmaları ve yediden sonra dışarı çıkamıyor olmalarıyla değerlendiriyordu çoğu zaman yatakhaneyi Baran. “Yoksulluğun ve kimsesizliğin hapishanesi, toplumun devlet eliyle uzattığı barış yuvasıdır aslında” diyordu Baran acıyarak nöbet tuttuğu yatakhane için… 

Yatakhaneye çıktı. Birkaç öğrenci Baran’dan sonra girdi içeri. Yoklamayı almaya başladı Baran,

yatakhane başkanıyla konuşuyorken öğrencileri sayıyordu…

  • Serhan, kim var kim yok?
  • Hocam, Kemalle İhsan yok; ikisi de raporluymuş galiba…
  • Toplam kaç kişi var?
  • Altmış kişi hocam.

Birkaç dakika sessizlik olduktan sonra

  • Ben neden elli yedi kişi sayıyorum?

Serhan da saymaya başlamıştı bu “görevini yapamıyor musun?” iması üzerine… Sayımı tamamladığında Serhan da elli yedi kişi olduğunu mırıldandı…

— Belki tuvalettedir hocam! diyebildi, biraz şaşkınca.

  • Kimi bekliyoruz?
  • Gelince odama gönderin… dedi ve yoklama fişine gelmeyen iki kişiyi yazarak koğuştan çıktı Baran.

Koridora çıkar çıkmaz aynı kokuyla doldu ciğerleri. Aylardır soluduğu, benzetme bulamadığı “yatakhane kokusu”. En basit olanın uygun olduğuna sevindi.

Nöbetçi öğretmen odası çok da küçük sayılmazdı. İki haftada bir kaldığı bu odaya da alışmamış alışmak istememişti; ne odaya ne de eski karyolaya. Yatağa oturup ayakkabılarını çıkarmaya çalışırken sigarasını yaktı. Uzandı. Üst üste iki derin nefes çekti sigaradan. Üniversitede kaldığı evdeki ilk gecesi geldi aklına yok yere. Orayı da burası kadar özlemiyordu. Özlemek için sahip olmak gerektiği gerçeğini daha önce itiraf etmişti kendine.

“Gel” sesini beklemeden içeri giren Serhan’a kızmaya vakit bulamadı.

- Yoklamada olmayan arkadaşı buldum hocam.

Hayatına alamadıklarını yoklama zorunluluğu üzerine yazmak o an geldi aklına.

- “Sen çık” dedi Serhan’a.

- Adın ne senin?

- Yusuf Aksaç, hocam.

İsim hiçbir şey ifade etmedi.

- Neredeydin bu saate kadar.

Yoklamaya geciken öğrencini mahcubiyetinden fazlası vardı çocuğun yüzünde. “ Konuşsana oğlum” dedi sesini bir ton yükselterek.

- Anam, kardeşlerim gelmiş, hocam; onları görmeye gittim.

- Nereden geldiler?

- Köyden.

“Hangi köyden?” sorusunun ne kadar saçma olacağını son anda fark etti.

- Oğlum yedide burada olman gerektiğini bilmiyor musun?

- Önemlidir hocam ondan geç kaldım.

- Allah Allah! Neymiş bu kadar önemli olan?

Çocuktaki sıkıntı Baran’ın bile ilgisini çekecek düzeydeydi.

- Ne var oğlum anlatsana.

Nedense meraklanmaya başlamıştı Baran. Bu şehre geldi geleli ne kadar da az meraklanmıştı. Merakının körleştiğini fark ettiği zamanlarda hem kendine kızmış hem de şehre kallavi bir küfür sallamıştı.

- Biz kaçıyoruz, hocam.

“Otur bakalım” dedi usulca. Sesindeki şefkate kendi de anlam veremedi.

- Kimden kaçıyorsunuz?

- Aşiretten…

Bu kelimeyi hiç sevmiyordu Baran. Bütün ilkelliğin körlüğün müsebbibi gibi geliyordu bu kelime ona. Ağızlardan sözlüklerden silinse şehrin gözü açılır mıydı.

- İyice anlat şu işi. Nedir mesele?

Yusuf, ne ellerini ne de bakışlarını koyacak bir yer bulabiliyordu. Nereden başlayacağını düşündü bir süre. Belli belirsiz bir “ Babam” sözcüğü çıktı ağzından. Çıkar çıkmaz da babasını gördü. Ama yüzünü göremedi ilkin. Uzun bedeni canlandı zihninde. Büyük ellerini, gördü. Arada bir başını okşayan, nasırlı fakat temiz ellerini… Hemen sonra yüzü de canlandı. Ama burnuyla elmacık kemiği arasından giren merminin parçaladığı yüzü değil; Yusuf’a ilk oğluna gülümseyen yüzü… İri burnu, bayramdan bayrama kestiği sakalları bir bir geldi gözünün önüne Yusuf’un.

İyi adamdı Yusuf’un babası. Anasını severdi. En azından dövmezdi kardeşleri gibi. Hatta ona bir iki kez hediye bile getirirdi. Çocuklarını da unutmazdı o zamanlarda. En çok tabanca getirirdi Yusuf’a; küçük oğluna oyuncak kamyon, kızına bebek… “Çocuklar sahicilerine yabancılık çekmesin” dercesine.

Babasından başlamalıydı Yusuf. Öyle de yaptı. Babasını ağanın adamı olduğunu, onun için uyuşturucu kaçırdığını;altı ay kadar önce bir gece sınırdan geçerken çatışma çıktığını, babasının vurulduğunu; ağanın yakalanan mallara karşı kendisini istediğini; anasının üç gün üç gece sonra yedi gün yedi gece ağladığını bir bir anlattı. Sonra da anasının bir hafta önce şehre gelip kendisine kaçalım deyişini; anasının verdiği altınları sabah çarşıda bozdurduğunu; anasının kardeşlerinden birini sırtına birini kucağına alıp şehre yürüdüğünü, sabah erkenden trene bineceklerini…

Baran dikkatle dinledi bütün anlatılanları. Babasını vurulurken, anasını ağlarken,kardeşlerini de  oyuncaklarıyla oynarken.

- Nerede şimdi annenler?

Yusuf’un tedirginliğinden bir gariplik olduğunu anladı.

- Hocam… Kömürlükteler…

- Ne!

- Hocam gidecek, kalacak yerimiz yok. Yarın erkenden gideceğiz. Sadece bu gece…

Baran ne diyeceğini, ne düşüneceğini bilemedi. Çok sık duyduğu,gazetelerde hatta kitaplarda okuduğu; televizyonlarda haber programlarında ağlamaklı bir ses tonuyla “insanlık dramı” diye sunulan türden bir hikayenin karşısında buldu kendini. Ama o iğrenç ses tonuyla anlatılmadığı zaman farklıydı, yakından acıtıyordu. Bu şehre geldi geleli neredeyse hiçsizleşmeye başlayan ruhunun irkildiğini hissetti. Peki ama bu hikayedeki rolü neydi ne olmalıydı? Emin olduğu tek şey istese de istemese de o rolü oynayacak olmasıydı.

Düşünmek için acele etti. Yapabileceklerini getirdi aklına. Polisi arayabilirdi. Olanları bütünüyle anlatıp adlarını çok sık duyduğu ama yüzlerini hiç görmediği “yetkililerden” yardım isteyebilirdi. İşe yarar mıydı? Diyelim çocuklar yurda yerleştirildi ya anne? Ya babasını ya kayınpederinin evine yollanır orada da bir şekilde susturulur çocuklarda bir şekilde kaçırılabilirdi. Bu ihtimalde kurtuluş ümidi göremedi.

Öteki ihtimal kaçmalarına yardım etmesiydi. Bunu yapabilirdi en azından göz yumardı. Hatta onları gara bile götürebilirdi. “ İyi de nereye kaçacaklardı?”

Farkında olmadan sordu bu soruyu.

- İstanbul’a, hocam.

- Kiminiz kimseniz var mı orada, nerede kalacaksınız?

- Annemin teyzesinin kızı var. Çok oldu onlar gideli. Annem postaneden aradı onu telefonla gelin dedi.

- Peki nasıl yaşayacaksınız İstanbul’da yani nasıl geçineceksiniz.

- Annem ben çalışırım diyor. Temizlik yaparım her işi yaparım seni onlara vermem diyor. Benim bir umudum sendedir diyor.

Baran ayağa kalktı elindeki izmariti küllüğe bastırıp “Yürü” dedi. Yusuf önde Baran arkada kömürlüğe indiler. Kapı açılır açılmaz kömür kokusu yaktı ciğerlerini. İçeri girdiler Yusuf ışığı açtı. Baran, birkaç adım attıktan sonra, kalorifer kazanın arkasındaki kadın ve çocukları gördü. Kadın, bir çuvalın üstüne oturmuştu. Çocuklardan biri, muhtemelen kız olanı, kadının kucağında, diğeri çuvalların üzerine sarılmış küçük bir battaniyenin üzerinde uyuyordu. İçerisi, sıcaktı. Geceden ateşi besleyen hademe sabaha kadar gelmeyecekti.

Kadın, Baran’ı görünce koruma refleksiyle kızını göğsüne bastırıp oğlunun omzuna dokundu. Kadının yüzünü tam seçemedi Baran. Fazla önemsediği de yoktu.

“ Korkma ana” dedi Yusuf. Ardından Kürtçe bir şeyler söyledi.

Anasına söylediği ilk kelime “korkma” olmuştu Yusuf’un. Kim bilir ne çok korkmuştu hayat boyu Yusuf’un anası. Babasından, ağabeyinden, kocasından, ağasından, devletten, jandarmadan, teröristten, çocuğu ateşlenince ölmesinden…

Yusuf niye korkma demişti. Baran ona yardım edeceğini söylememişti; ima bile etmemişti.

Kadın doğrulup yüzü ışığa çıkınca şaşırdı Baran. Tahmin etmediği kadar güzeldi. Ne gösterdiği cesaret ne de yüzündeki yüzlerce yıllık keder güzel gösteriyordu onu. Kadın adam akıllı güzeldi.

Baran önce etrafına sonra çocuklara baktı. “Burada olmaz” dedi. “Daha sabaha çok var”

- Ne yapacağız?

- Benim odaya git. Masanın gözündeki anahtarları al getir.

Uzun bacakların anında harekete geçti Yusuf’un. Köyde de okulda da daha hızlısı yoktu Yusuf’tan.  Çeşmeden Topal Salih’in kavaklığına kadar yapılan yarışlarda geçen olmazdı onu. Merdivenleri üçer üçer tırmandı. Birinci kat koridoruna girdi. Tuvaletten çıkan iki çocuğun dikkatini çekmemek için yavaşladı. Odanın kapısına gelince derin bir soluk aldı. Etrafta kimse olup olmadığına baktıktan sonra usulca süzüldü odaya. Işığı yakmadı. Çekmeceyi sağa sola oynatarak açtı. Tomar halindeki anahtarları alarak yine sessizce çıktı odadan. Aynı tedirginlik ve süratle de kömürlüğe geri döndü.

Yusuf soluk soluğa girdi kömürlüğe. Baran “Çıkalım” dedi. Yusuf, uyuyan erkek kardeşini kucakladı. Kömürlükle aynı katta bulunan koridorun az ilerisindeki malzeme odasına yöneldiler. Odanın önüne gelince Baran elini uzatıp Yusuf’a ver işareti yaptı. Bir an için anlamayan Yusuf hemen sonra kardeşini diğer koluna alarak cebindeki anahtar tomarını hocasına uzattı. Baran tek tek denemeye başladı anahtarları. Altınca tutturdu. Usulca kapıyı açtı kolunu alışkanlık üzere sol tarafa uzatıp eliyle elektrik düğmesini yokladı ama bulamadı içeri girip kapının arkasına yapılan düğmeye basarken içinde hatırı sayılır bir küfür geçirdi. Cılız sarı ışık zorda olsa eritti karanlığı.

Duvara dayalı raflardaki battaniyeleri gösterdi, Baran. “Bir kısmıyla yatak yaparsınız.” dedi Yusuf’a. Yusuf kafasını salladı. Hem anladığını hem de minnetini bildirdi hocasına.

Baran elindeki anahtar tomarından kapıyı açanı çıkarıp Yusuf’a uzattı. “ Arkamdan kilitle; ne olursa olsun dışarı çıkmayın, ben sabah erkenden geleceğim.”dedi.

Çıkarken  Yusuf’un anasına baktı, Baran. Gözündeki yaşları korkudan mı minnetten mi olduğunu karar veremedi. Odadan çıkıp odasına yöneldi. Birinci kat koridorunda sohbet eden iki çocuğu iyice azarladıktan sonra odasına girdi. Düşünmeye çok ihtiyacı vardı.

Ayakkabılarını çıkarıp yatağa uzandı. Yusuf’un anlattıklarından aklında kalanlarla bütün hikayeyi hayalinde canlandırmaya çalıştı. Tanımadığı dört insanın yükü binmişti zayıf omuzlarına. Bu düşünce birden çok ağır geldi yüreği sıkıştı. Mantığı bunu kesinlikle reddediyordu. Öyle ya onu insan yapan şeyi görmezden gelemezdi.

Baran’ın ruhu birazdan insanlık tarihinin en eski savaşına sahne olacaktı. Mantık milyonlarca kişilik ordusuyla meydana inerken, karşısında bütün azameti ve asaletiyle ezeli ve ebedi düşmanını gördü. Davullar çaldı, kılıçlar çekildi kınından; Baran dehşetle izledi çarpışmayı. Kanın  ve dumanın ardından savaş meydanında Kartacalı Hannibal gibi yürüyerek, ölülere bakan muzaffer “vicdanı” gördü.

Güneşin şehirdeki karı eritmeye o gün de takati  yok gibi görünüyordu ama Baranı uyandıracak kadar gücü vardı. Uyanır uyanmaz Yusuf geldi aklına. Hemen doğruldu. Öğrenciler uyanmaya başlamadan çıkmaları gerekiyordu. Doğrulup ayakkabılarını giymeye çalışırken uyuşan kolunu salladı. Odadan çıkıp tuvalete yöneldi. Çok sıkışmıştı. Tuvaletten çıktı ellerini yıkadı. Yüzüne su çarpıp ağzını çalkaladı. Odaya girer girmez telefonunun ahizesini kaldırıp şehre her gelişinde onu garajda alan taksiciyi aradı. Okulun yakınında bir yere gelmesini söyledi. Telefondaki konuşmayı kısa kesip malzeme odasına gitmek üzere odadan çıktı.

Malzeme odasının kapısının önünde durup kapıyı usulca tıklattı. “ Yusuf benim” dedi. Yusuf2un eli anahtarın üzerindeymişçesine hızlı açıldı kapı.

- Trenin kalkmasına ne kadar var?

Saatine bakan Yusuf.

- Elli dakika, hocam.

- Tamam, çıkalım. Dün gece nereden girdiyseniz oradan çıkar bizi.

Battaniyeleri eski haline getirip odadan çıktılar. Baran anahtarı anahtar tomarı arasındaki yerine koydu. Koridoru geçip kömürlüğe girdiler. Yusuf, kömürlüğün okulun arka bahçesine açılan ve sadece kömür geldiğinde açılan ikinci kapısına yöneldi. Sadece içeriden açılan kapının sürgüsünü iterek kapıyı açtı. Önce Yusuf’un anası ve kardeşleri en son da Baran çıktı. Yusuf, önceki gece gizlice kömürlüğe girip sürgüyü açmış annelerini buradan içeri almıştı. Şimdi ise Baran gelene kadar açık kalacaktı kapı. Bahçeye çıkınca okulun arkasındaki caddeye açılan kullanılmayan demir parmaklıklı kapıya yöneldi Yusuf.

- Kilitli değil mi o?

Yusuf yere baktı. Kapıdaki asma kilidin Yusuf’un çaresizliğinin kurbanı olduğunu anladı Baran.

Kapıyı açıp caddeye çıktılar. Baran sağa sola bakınarak taksiyi aradı. Elli metre kadar ilerideydi. Baran yürürken Yusuf’un anasına baktı bütün gece gözünü bile kırpmadığından adı gibi emindi ama bitkin görünmüyordu. Küçük oğlan bir eliyle annesinin eline yapışmış diğer eliyle gözünü ovuşturuyordu.

Baran ön kapıyı açtı diğerleri de arkayı.

- Selamaleyküm.

- Aleykümselam hocam. Hayırdır sabah sabah.

- Öğrencimizin ailesi gelmiş gara kadar yardımcı oluyoruz.

Taksici öğrenciyi ve aileyi tanıma maksadıyla baktıysa da dikiz aynasından tanıyamadı.

Beş dakika kadar sonra gardaydılar. Baran taksicinin parasını ödedikten sonra ötekilerin ardından indi taksiden.

- Bekleyeyim mi hocam.

- Yok, yürüyerek döneceğim.Eyvallah!

- Tamam hocam allahaısmarladık.

Bekleme salonuna yürürken Baran birden anne ve çocukların muhtemelen aç olduklarını düşündü. Belki de kendi midesindeki büzüşme hatırlattı bunu ona. Garın küçük büfesine yöneldi. Dört simitle iki tane süt aldı. Üç de çay söyledi. Simitlerden üçünü Yusuf’a uzatırken çaylar geldi. “Yusuf zahmet ettiniz hocam ben alırdım” dedi. Baran Kafasıyla “ye” der gibi bir işaret yaptı. Hepsi birden simitleri midelerine indirdikten sonra Baran salonun duvarındaki büyük saate baktı. Trenin kalkmasına yirmi dakika vardı. Bu sabah yoklamasına yarım saat olduğu anlamına geliyordu. Kafasını çevirip kadın ve çocuklara baktı. Sonra Yusuf’a döndü.

- Yusuf benim gitmem lazım bundan sonrasını sen halledersin değil mi?

- Tabi, hocam. Zaten çok yük olduk size hakkınızı nasıl ödeyeceğimi vallah bilmiyorum.

- Yük falan olmadınız, hadi bakalım annene, kardeşlerine çok dikkat et.

- Edeceğim, hocam.

Yusuf’un anasına baktı gülümseyerek hafifçe başını indirdi. Kadın birden Baran’ın eline sarıldı “Allah razı olsun” dedi.

Baran elini hızlıca çekerken kadının sesini ilk kez duyduğunu fark etti. Yusuf’un omzuna dokunup salonun kapısına doğru yürümeye başladı. Yanı başında “vicdan”ında kendisiyle beraber yürüdüğünü fark etti. En az dün geceki kadar mağrurdu. “vicdan” elinin Baran’ın omzuna koydu. Caddeye birlikte çıktılar. Yirmi adım kadar atmışlardı ki omzundaki el düştü Baran’ın. Dondu kaldı Baran. İlkini  duyduktan sonra yedi kere daha  duydu aynı sesi. Yedinciden sonra koşmaya başladı.

Bekleme salonuna girince kalabalığa yöneldi. İki kişiyi ittikten sonra görebilmişti ancak Yusuf’un anasını. Kızını göğsüne bastırmıştı yine bir daha hiç ayrılmamak üzere. Sonra, Yusuf’a baktı boğazından oluk oluk kan akıyordu. Yusuf’un kanı anasının saçına değiyordu. Yusuf’un anasının yüzündeki ifadeyi bir ömür unutamayacaktı. Gözleri küçük oğlanı aradı, yoktu…

Kendini birden geri attı Baran. Eliyle boğazını tuttu. Galiba kusacaktı. Yüksekçe mermer sütunun dibine çöktü. Vücudundan müthiş bir ter boşaldı. Başı dönüyordu.

Gidememiş, kurtulamamışlardı. Annesi çalışacak, Yusuf okuyacaktı. Yusuf, anasının umuduydu. Babası gibi ağasının kulu olmayacaktı. O daha güçlü daha zengin olsun diye bir daha ki seçim de yine mebus seçilsin diye günaha, harama bulaşmayacaktı. Yusuf, Yusuf olacaktı, “birisi” olacaktı. Töreyi din, dini töre yapanlar Yusuf’u “birisi” anasını da orospu olmasın diye amcasına vurdurtmuşlardı.

Baran zorlukla doğruldu. Kendini caddeye zor attı. Arar gözlerle bakındı etrafına. “Vicdan” bıraktığı yerde “insan” arıyordu.

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !