İZDİVAÇ PROGRAMLARININ SOSYOLOJİK AÇIDAN ÖNEMİ

9/6/2009 ·

 

Esra Erol’un 120 bin lira maaş aldığı Star TV’deki “İzdivaç”ı 19 Haziranda bitecek gibi görünüyor(1). Nev’i şahsına münhasır “analiz meraklısı” insanımız “gereksiz”, “zaman öldürücü”, “insanlara kendi sorunlarını unutturucu” bulsa da bu tür evlilik programlarını, bence, “yemekteyiz” ve “giyim” programları gibi(2), Türk toplum yapısını gözlemleyebilmek açısından hayli önemlidir;

 

AİLE NEDİR? NE DEĞİLDİR!

Aile, Türkçe bir kavram değildir, Arapçadır!(3) Haliyle bizim insanımızın, aileden ne anladığı da “sosyologlarımız gibi” belli değildir!(4) Türkçede ailenin karşılığı olan bir sözcük de bulunmamaktadır. Zira bilgiç insanlar da ailenin evrensel bir tanımını yapamamışlardır bugüne kadar; çünkü

1-      Aile çalışmalarının başladığı zamanki bilgi birikimi

2-      Çağın hâkim bilgi cemaati ve teorisi bu tanımların yapılmasına elverişli ortam sunmadı. Bugün de kendi içine kapalı, “olağan bilgi döneminin” sorunlarını yaşayan bu cemaatlerin emeklilik tanımından başka bir tanım geliştirmesini de beklemiyoruz! Malum ki bizim üniversitelerimiz çoğu zaman çeviri bürosu gibi çalışır. Birkaç iyi niyetli sosyolog da olmasa Türk aile yapısının bile ne olduğu hakkında çok da fazla bir şey öğrenemeyecektik!(5) Kaldı ki bugüne kadarki teorik aile yazıları birbirinin tekrarından öte değildir(6).

Benim bu yazıda aileden ne anladığım veya benim tanımımın “Evrenselliği var mıdır?” meselesine gelince:

Aile konusundaki tanımlar ya kurumsaldır ya da işlevsel; nihayetinde hiçbiri “insanlaşma” temelli teorik bir tanım değildir. Tanımlardaki bu yoksunlukla, öncelikle, ailenin işlevlerinin azalmasında, aynı cinslerin evliliği ve çocuk evlat edinmeleri konusunda, babanın kavramsal olarak dahi bilinmediği yakın çağ ilkelleri ile annelik ve babalık gibi kavramsal bilince erişmemiş uzak ataların yaşam biçimlerinde bugüne kadar yapılmış aile tanımlarının “geçerliliğini” yitirdiğini belirtmeliyim.

Yapılacak aile tanımının bu tanımlardan münezzeh olması beklenmemeli ancak insanlık tarihi bütünlüğünü kavrayan teoriye dayalı olması ile diğer tanımlardan ayrılıyor olması temellendirme sorunumuzun çözümüdür. Böylece hem babasının bilim olduğu kopya koyun “Dolly”nin uygulamaları insanda gerçekleştiğinde hem de insanlık tarihi boyunca çeşitlilik göstermiş insan yetiştiriciliğinin de bir tanımı yapılmış olacaktır. Kanaatimce aile tanımı şöyle olmalıdır:

Aile:  Doğanın üreyimi ve doğanın çeşitliliğini garanti altına aldığı, erkek ve dişinin (aynı cinslerin evlat edinerek) çocuklarıyla ve/veya akrabalarıyla oluşturdukları ve doğanın yasalarını toplumsal yasalara dönüştürdüğü, insan meydana getirme/yetiştime birimidir.

Böyle bir tanım bugüne kadar bilinen tüm aile biçimlerini kapsadığı gibi (7) insan yetiştirme birimi vurgusuyla da babaya gerek duymadan döllenip/doğum yapan fakat “parçalanmış aile tanımına sokamadığımız”,  yeni oluşumları da kapsamaktadır. Ayrıca doğadan dönüştüğümüz ve doğanın yasalarını “insan yetiştirme odaklı” olarak aştığımızın da belirtilmesi önemli bir husustur.

Bu bölümün son notu olarak şunu da belirtmek isterim: bugün tartıştığımız konulardan birisidir: cinsel devrim üreyim kolektivizmini üretim gücüyle parçalıyorsa yeni toplum biçimini yeni aile biçimiyle birlikte yakında görmemiz gerekiyor. Bu önerme aslında her çağ dönüşümünde görülen ve beklenen bir durumdur. Asıl konumuza geçmeden önce sözü L.H. Morgan’a verelim: “Eğer ailenin ardı ardına gelen dört biçimden geçtiği ve şimdi bir beşinci biçime bürünmüş olduğu kabul edilirse ortaya bu son biçimin, gelecek için sürekli olup olamayacağını bilmek bir sorun olarak çıkar. Bunun olası tek yanıtı, şimdiye kadar olduğu gibi, toplum geliştikçe, aile biçiminin de gelişmek, toplum değiştiği ölçüde aile biçiminin de değişmek zorunda bulunduğudur. Aile biçimi toplumsal sistemin ürünüdür. Onun kültür durumunu yansıtacaktır. Tek eşli aile uygarlığın başlangıcından bu yana(8) hele modern zamanlarda çok belirli bir iyileşme gösterdiğine göre, en azından onun; iki cins arasındaki eşitliğe ulaşıncaya kadar yeni olgunlaşmalara yetenekli olduğu düşünülebilir. Eğer uzak bir gelecekte, tek-eşli aile, toplumun gereksinmelerini karşılayamaz bir duruma gelirse, onun yerini alacak olan bir ailenin nasıl bir öz taşıyacağını şimdiden söylemek olanak dışıdır.(9)

 

İZDİVAÇ PROGRAMLARININ SOSYOLOJİK AÇIDAN ÖNEMİ

 

            Ziya Gökalp’e göre Türk ailesi İslam öncesi beş aşama göstermiştir: Boy, sop, soy, pederi ve izdivaci aile… Konak tipi aileyi, mecellede yasalaşan çok eşliliği saymazsak, İslam sonrası Türk ailesinin geçirdiği evreler Ziya Gökalp çizgisinde devam ediyor görünmektedir(bizde henüz “tamamlanmamış aile” yani gayri meşru çocuk ve kadından oluşan aile(“o… çocukları” filminin olması, bu ailenin toplumda yaygınlık kazandığı anlamına gelmiyor!) ve apartnerlik (iki ayrı evde yaşayan kadın-erkek birlikteliği) henüz Türkiye toplumuna “mimarisiyle birlikte” yabancıdır)

            İslam öncesi ve sonrası evlilik biçimleri de: Lavirat, sorarat, berdel, görücü usulü evlilik, beşik kertmesi, kız kaçırma yoluyla evlilik, egzogami(dıştan evlenme) sayılabilir… (10)

Bu evlilik biçimleri bugün de devam etmektedir ki izdivaç programlarının sosyolojik açıdan önemi de zaten buradan anlaşılmaktadır. Şöyle ki:

            İzdivaç programları

1) KADINLAR İÇİN İMKÂNDIR:

 İki haber, iki hayat… Birinci haber: “Heval İstanbul’da yaşayan ağabey ve yengesinin yanında yeğenlerine bakarken yengesi işsiz kalınca Ağrı’nın bir köyünde oturan ailesinin yanına dönmek zorunda kalmış. Birkaç ay geçmeden Heval ve diğer köy kızlarını görmeye gelenler olmuş. O zamanHeval’in fiyatı5 bin TL imiş. Gelenler fiyatı 2 bin olan başka bir kızı seçmiş. Bu olay nedeniyle evde babasının, annesinekız beğenmeye gelen çok zenginmiş ama bizim kızı seçmedi. İnşallah bir daha gelen olursa bizim kızı seçer diye bağırdığını anlatan Heval, bu duruma çok üzüldüğünü söylüyor. Heval, kısa bir süre sonra, köye gelen başka görücülere 3 bin TL’ ye satılmış. 3 bin TL etmesine sevinen HevalAğabey ben Bin liralık kız değilim. Tam 3 bin lira ettim. Çok mutluyum” diyor.”(11)

İkinci haber: “Eşinin beş çocuğuna bakmadığını iddia eden Saniye K “ yıllardır çocuklarım için sabrettim “iş yok deyip” çalışmıyor. Eviyle hiç ilgilenmiyor. Ben çocuklarımı fabrikada çalışarak büyüttüm. Artık canıma tak etti. İçki içip beni dövüyor. Boşanmak istiyorum” dedi. Dava için avukata verecek beş kuruşunun olmadığını ifade eden Saniye K. “Bursa Barosu Adli yardım Bürosundan yardım talep ettim. Eşimle boşanacağım. İzdivaç programlarına çıkıp çocuklarıma bakacak, beni mutlu edebilecek sorumlu bir eş istiyorum” diye konuştu”(12)

Malum ki Türkiye’de kadın için sığınacak yer yok(13). Dolayısıyla kadın izdivaç programlarını kurtuluş imkânı olarak görmektedir.

2) KADIN DAYANIŞMASIYLA EVLİLİKTE İLERİCİ BİR ADIM ATILMAKTADIR

            Daha önce de belirtildiği gibi yakın zamana kadar ki Türk tarihinde (Arap geleneklerine bulaşsın-bulaşmasın) evliliklerde kadın ikincil konumda görülürdü. İzdivaç türü programlarda hiç olmazsa kadın, erkeği görmekte, diğer evliliklerden edindiği fikir ufkuyla erkeğe sorular sorup konuşarak (bu durum bazı programlarda falın yardımıyla) erkek seçimini yapabilmektedir.

3) KURTULUŞUN EVLİLİKTE OLDUĞUNUN BELGESİDİR

            Birinci maddede ele aldığımız konunu devamı olarak kadınlarımız bireyselleşmek yerine aile ocağından kurtuluş olarak veya kocadan kurtuluş olarak tekrar evliliği görmektedirler. Bu kısırdöngüyü kıracak politika üretmeyi veya üretenlere katılmayı düşünmemektedirler.

4) TÜRK KADININ YETENEĞİ HAKKINDA FİKİR VERMEKTEDİR

            Evlilik programlarında çoğu kadının “mesleksiz” olduğu görülmektedir. Bu durum istihtam edilen kadın işgücünün 6,2 milyon olmasını (19,5 milyonun içinde) bize hatırlattığı gibi, kızların okutulmamasının ve bir işte çalışmamasının kadının kocasının elline bakan dilenci olduğunu ve evlilik programlarının da bu dilencilik kültürünü “maalesef” ürettiğini göstermektedir. Bu konuyla ilgili bir diğer sonuç: kadın çalışmıyorsa erkek tarafından istihdam edilmesi program yoluyla özendiriliyor gibi bir durum ortaya çıkmaktadır! Böylece kadın sosyal güvence olarak işi-yeteneği veya devletini değil kocasını görmektedir.

5) AİLEYİ TEŞVİK EDEREK TÜKETİMİ ARTTIRMAKTADIR

            Bir kişinin harcama kalemi ile bir ailenin harcama kalemi hem farklıdır hem de yekûn alarak daha fazladır. Böylece üretim çarkı ailenin tüketim kalıplarıyla döneceği için işletmeler tarafından ve devlet tarafından da destek görmektedir. “Cinsel devrim” yerine (ki bu yeni toplum biçimini müjdeler) “üreyim kolektivizmi” (muhafazakârlık) teşvik edilmektedir. Bu yönüyle programların fado-fide-fiesta kültürünün bir türevi olduğu sonucuna da götürür.

6) KADIN AÇISINDAN UMUTTUR

            Kadın bunca yıl evden çıkmamış/çıkartılmamış, sosyalleşip yetenek geliştirmemiş ve diziler aracılığıyla zenginleşmenin özentiliğini edinmiş olduğu için “beni kaldırabilsin” sözünün arkasında “tabaka değiştirebilirim” umudu vardır.

7) KADIN DAYANIŞMASINI ATEŞLER

            16 Şubat 2009 tarihinde Ayşe Becikoğlu İzdivaç programında kendine eş arayan yaşlı Ürkem teyzeye “evlenme, benim evim var, sana bakarım” dediğinde(Ürkem teyze kabul etmedi bu öneriyi) kadın dayanışmasının “sivil toplum dayanışmalarından” daha samimi olduğunu gördüm(bu durum bana biraz da “potlaç” geleneğini andırıyor). Bu samimiyet yaşlılıkla doğru orantılıdır (genç kızlarda üreme(cinsellikle erkek seçiciliği) kıskançlığı daha baskın). Nihayetinde hiçbir yaşlıya huzurevi bakımı için parasal destek teklif edildiğini görmedim.

 

8) YAŞLILARA YOL GÖSTERMEKTEDİR

            Her gün on bin porno sitesinin açıldığı, çöpçatan siteleriyle insanları cinsel devrim hareketliliğine hazırlayan sanal âleme uzak kalan Türkiye’nin 4,5 milyonluk 65 yaş üstü olan yaşlı nüfusu, huzuru huzurevlerinde değil evlilikte bulmaktadır(14)

9) AİLE VE EVLİLİKLER STANDARTLAŞTIRILIYOR

            Gördük ki bugüne kadar birçok aile ve evlilik çeşidi ile insan soyu üretilmiş. Bugün de bu çeşitlilik devam ediyor fakat diğer yandan da aile ve evlilik standart hale getiriliyor görüntüsü hâkim. Bu görüntüyü şöyle tasvir edebiliriz: kadın çalışsa da evin işlerini yürütür(orta yaşta bir kadın izdivaç programında: “el ele tutuşup pazara gidebileceğim erkek arıyorum” demişti), ataerkil değil pederî aile babası olması yeterlidir. Erkeğin mutlaka bir işi ve evi olmalı; dürüstlüğünün yanında arabası ve yazlığı da olursa hiç de fena olmaz. Erkek açısından ise: kadın bakımlı ve uysal olmalı, çocuklarıma bakabilmeli.

            Her iki cins de aileleri ile iyi geçinecek eş aramakla birlikte tek eşlilikten, neolokalden (aileden ayrı bir evde oturma) ve mutlaka devlet nikâhından yanadırlar.

 

 

SONUÇ

           

Her toplum çökerken üretim ve üreyimin önüne cinsellik mızrağını koyar ve toplumunu, üretimini, ailesini değiştirinceye kadar bunun zevkini sürer… Ve yeni toplum, yaratıcı mitoslarla var edilirken, mutlaka üreyim-üretim dengesi eskisine göre başka biçimde kurulur. Bu döngü üretim-üreyim denkliğinin huzurlu yasalarını uygulayan bilinçli bir toplumun kuruluşuna kadar devam edecek gibi görünüyor…

            Bugün ülkemizde modernleşme adı altında olan da geleneksel aile seçiminin işlevini yitirdiği fakat etkisinin sürdüğü yozlaşma belirtisidir. Haliyle aile temel birim olduğu ve etkisini topluma keskince hissettirdiği için, kurumsal işleyişin bozukluğu bize “anomik toplum”u (kaos/düzensizlik) işaret etmektedir.

            Bu durum ilelebet böyle mi sürecektir meselesine gelirsek…

            “Erkeğin zinasına ait, 1938’de 202; 1958’de 501 vak’a tespit edilmiştir. Kadın zinası ise 1938’de 2016 iken, 1958’de 7870’e ulaşmıştır”(15) 1960–1969 yılları arasında “zina” gerekçesiyle boşanan çift sayısı 18.832’dir. 2000–2006 yılları arasında “evlilik birliğinin sarsılması” nedeniyle gerçekleşen boşanma sayısı 584.618’dir(16).

            Bu istatistiklerden de anlaşılacağı gibi geleneksel aile çökmek üzeredir ve televizyonlarda 15–24 yaş aralığındaki 12,5 milyon gence çökme noktasındaki erkek egemenliğinin aile örnekleri dayatılmaktadır.

Peki, bu örnekler tutunuyor mu? Veya tutunabilecek midir?

04 Haziran 2009 tarihinde SBS sınavına girmesine izin vermeyen annesini öldüren Adanalı kızımızı bir kenara bırakalım ve Nazmi Avcı’nın“Toplumsal Değerler ve Gençlik” (17)çalışmasına bir göz atalım.

            Araştırma Süleyman Demirel Üniversitesinin Isparta’daki fakülte ve yüksek okullarında 2005–2006 yılında öğrenim gören gençler üzerinde yapılmış (bence geçerliliği yüksek bir örneklem grubu). Araştımadan kısa kısa notlar aktarayım:

 

“Görüşülenlerin Bölgesel Dağılımına Göre En Önemli Değer Algısı sf: 126

Doğu-güneydoğu Anadolu: %48,4 güzelliklerle dolu bir dünya, % 46,6 diğer dünyayı kazanmak

Batı Anadolu %40 konforlu bir hayat

Orta Anadolu % 54 güzelliklerle dolu bir dünya

Akdeniz % 39,8 güzelliklerle dolu bir dünya; % 35,7 konforlu bir hayat

 

Görüşülenlerin en çok sahip olmak istediği sf:127

Ekonomik bağımsızlık % 44,9

İyi bir aile kurmak %26,9

Not: kız öğrencilerin erkek öğrencilere nazaran %81’nin iyi bir aile kurma dışındaki beklentilerinde (bir ev, bir araba; her alanda önde olmak; ekonomik bağımsızlık) yoğunlaştığı görülmektedir. Sf: 128

 

Dinsel değerlere bağlılık sf 132

Evet, bağlıyım % 51,7

Hiç bağlı değilim ama inanıyorum % 32,9

 

Dinsel değerlere bağlılık ile evliliğin ifade ettiği anlam sf 133

Evet, dine bağlıyım ve bence aile kutsal bir kurum % 53, toplumun devamı ve varlığı için gerekli % 42,4

Hiç bağlı değilim ama inanıyorum ve bence aile kutsaldır %48; gereksizdir %21,4, gereklidir %30,2

 

Bu kadar veriden dahi anlaşılabilir ki “gençlerimiz evlilik konusunda zihinsel karmaşa içindedirler” en önemli sorunlarının gelecek kaygısı olması % 48,3 (sf 135) gençlerimizi evliliğe değil ekonomik bağımsızlığa yöneltmektedir. Ancak, dünya ekonomisi krizlerle insanları daha da yoksullaştıracağına göre geçlerimiz toplumsal kaosu, anomiyi derinleştirerek sürdüreceklerdir. Alacakları üç beş lirayla da geçim derdine giren geleneksel aileyi tekrar inşa edemeyeceklerine göre tek yol kalıyor: kendi kuşağının sorunlarını çözebilecekleri politika üretimi… Gençler için Türkiye için başka yol yok…

                                     

 

DİPNOTLAR

 

(1) 29 Mayıs 2009, Milliyet; Cafe Milliyet eki; Ali Eyüboğlu “Esra Erol’un maaşı ve bonservisi ne Kadar”, sf: 2

(2) Türkiye’nin 39 üniversitesinde (Devlet ve özel) yaklaşık olarak 2800 sosyoloji öğrencisi öğrenim görüyor ve muhtemelen mezun oluyorlar… “masa başı sosyoloğu”,  “alana inen sosyolog” gibi etiketlere eğer bir de “fotokopici-yatan sosyolog” payesini eklemek istemiyorlarsa, bu programları “tarihsel teorik çıkarımlarla” değerlendirebilirler, şöyle ki: Yemekteyiz programını:

1- İnsan yaşayışını, toplayıcı ve avcılıktan itibaren ele alarak

2- Kadınların ve erkeklerin ayrı ayrı yemek yemelerinin nedenlerini

3- kabile yemeklerinin aile yemeklerine doğru evrimi

4- yerde yemekten, siniye ve oradan da masaya geçilişi ile hepsinde farklı kuralların olduğunu

5- Modernitedeki “kadın ve erkeğin yemeğe çıkma olgusunu”  inceleyebilirler

Giyim programlarını da aynı tarihsel bakış açısıyla çözümleyebilirler ve bana göre konunun başlığı şu olmalı: neden giyiniyoruz(!) ve son konu olarak “giyim tüketimi mania mıdır?” . Bir örnek vereyim: Malum ki bayramdan seyrana giyimlerimiz yenilenirken erkek sosyal hayatta insan ilişkilerini çeşitlendirdikçe, meslekler çoğaldıkça,  erkeğin kıyafetleri değişti kadın ise daha yeni yeni sosyal hayatta tutunma yolunda; dolayısıyla kadın hem daha aç ve hem de “tarihten getirdiği kıskançlıkla(bu kıskançlık üreyimle ilgilidir), kendini farklı olmak zorunda hissediyor” ve çağa uymaya çalışıyor. Çalışmayan kadının bu eylemi için “ona her gün bayram” demek yerinde bir tespit olur!  

(3) İzdivaç kavramı da Arapçadır! Aynı cümleyi burada da kullanabiliriz fakat O kadar çok evlilik biçimi olmasına rağmen evlilik: insan yetiştirme bağının toplumca ve toplumun gelişmişlik düzeyine göre tanınmasıdır.

(4) Aile sözcüğünün Türkçedeki değişik anlamları için bakınız: Güvenç, Bozkurt; İnsan ve Kültür, Remzi Kitapevi; 6.Bsk; sf 242

(5) Ziya Gökalp ve İbrahim Yasa’yı saygıyla anıyorum

(6) Aile yazıları (1), der: Beylü Dikeçligil, Ahmet Çiğdem; TC Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yay. Ank. 1991

(7) Aile çeşitleri: Kandaş aile, Ortaklaşa(Punaluan) biçimli aile,  İki başlı aile, Zodruga ailesi, Pederi aile, geniş aile (büyük), gecekondu ailesi, işçi ailesi, burjuva ailesi,  küçük aile(çekirdek), parçalanmış aile, tamamlanmamış aile, apartnerlik… 

Tükiye’ye özgü aile çeşidi örneği olarak “Taygeldi ailesi” ile “Almancı ailesi” verilebilir.

Daha yığınla aile çeşidi yazılabilir; meraklısı bkz:

Tezcan, Mahmut; Türk Aile Antropolojisi; İmge Kitapevi; Ankara 2000

Aile yazıları(1),der:Beylü Dikeçligil,Ahmet Çiğdem;TC Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Y. Ank. 1991

Doğan, İsmail Doç. Dr; Sosyoloji; sistem yay. Ankara 1995

L.H. Morgan, Eski Toplum; Çev Ünsal Oskay; 2. bas Payel; İstanbul 1998

(8)   İlk Çekirdek Aile Bulundu WASHINGTON - Almanya’da M.Ö. 4600 yılına ait mezarlar bulunduğu, bu mezarlardan birinde aynı aileden anne, baba ve iki çocuğuna ait kalıntıların yer aldığı bildirildi. Avrupalı araştırmacıların yaptığı ve ABD’de yayımlanan bir araştırmaya göre, üç yıl önce Eulau’da bulunan bu mezardaki kalıntılar üzerinde yapılan DNA analizinin, kalıntıların, anne, baba ile 8 – 9 ve 4 – 5 yaşlarındaki erkek çocuklarına ait olduğu doğrulandı. Bu keşfin, bir çekirdek aileye ait dünyada bilinen en eski moleküler genetik kanıt olduğu belirtildi. Amerikan ulusal bilimler akademisinin yıllık dergisinde yayımlanan araştırmayı yapan bilim adamlarından arkeolog Wolfgang Haak, "aynı mezara gömülü iki yetişkin ve iki çocuk arasında genetik bağ kurarak, orta Avrupa’da prehistorik bağlamda klasik bir çekirdek ailenin varlığını gösterdiklerini" kaydederek, "ancak bu bulgunun anne baba ve çocuktan oluşan temel ailenin, evrensel bir model veya insan topluluklarının en eski kurumu olup olmadığını kanıtlamadığını" belirtti. Mezarlardaki toplam on üç kişinin kalıntılarının da çıkarıldığı kaydedildi.(aa) 18-11-2008 http://www.radikal.com.tr

(9) Engels, Friedrich; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni; (çev) Hasan İlhan; Alter yay. Ank. 2009, sf: 102

(10) Eski Araplardaki nikâh biçimleri: İstibda, bedel (iki erkeğin karılarını belli bir süre için değiştirmesi), Hıdın (metres nikâhı), Ortak nikâh (bir kadını birçok erkeğin karısı olarak alması), biga nikâhı, Şigar, Makt, Mut’a, Ortaklaşa Nikâh(iki erkeğin mallarıyla birlikte karılarını da müşterek kullanmaları), sahih nikâh.

                Bu nikâh türleri Türk toplumunun yeterince Araplaşmadığının belgesidir de…

(11) 21 Nisan 2009, Cumhuriyet, Seyfettin Mete “Bedeli Parayla Ödenen Yaşamlar”; sf: 3

(12) 15 Mayıs 2009 www.mynet.com “otuz yıllık eşten şok eden karar”

(13) 22 Mayıs 2009, Cumhuriyet, “Sığınacak yer yok” sf:3 “ Türkiye’de sosyal hizmetler ve Çocuk esirgeme kurumu, belediyeler ve başka kurumlara bağlı olan ve kadınların sığınmalarına olanak tanıyan sadece 52 hizmet birimi olduğunu anlatan Nazik Işık(kadın dayanışma vakfı kurucu üyesi; Antalya), toplam yatak kapasitesinin de bin dolayında olduğunu söyledi.  … Işık, İç Anadolu, Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde neredeyse hiç sığınma evi olmadığına işaret ederek “kadınlar canını kurtarmak için dahi sığınacak yer bulmakta zorlanıyor” diye konuştu. …Işık, “Türkiye’de kadınların % 40’ının en azından bir kez fiziksel şiddete uğramış olduğunu gösteren devlet araştırmaları dikkate alınırsa bunun anlamı yatak başına 12 bin kadın düştüğüdür…” dedi.

(14)  53 ilde 190’a yakın huzurevinde sadece 16.188 kişi kalmaktadır.

(15) Eröz, Doç Dr Mehmet; “Türk Ailesi”; Aile yazıları (1), der: Beylü Dikeçligil, Ahmet Çiğdem; TC Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yay. Ank. 1991 sf: 245

(16) Türkiye’de halen 16,5 milyona yakın aile vardır.

(17)  Avcı, Dr Nazmi; Toplumsal Değerler ve Gençlik, siyasal kitapevi; Ank. Mart 2007

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

FRAGMANLAR

21/5/2009 ·

 

 

             


       İnsanların birbirini uzun uzun dinleyemediği ve hızla düşünüp fikir sahibi olmak için birbirlerini tükettikleri, temellendirilmemiş önermeler dönemden geçiyoruz. Bu durum 3000 yıl geri kaldığımız yazı dili ve 300 yıl kullanmamakta direndiğimiz matbaa hizmetinin insanlarımızdaki genetik etkileri olduğu kadar sözlü gelenekle olan kopuşumuzun da habercisidir*…
      Fakat insanımız elbette, sözlü gelenekten kopmaya başlamasına paralel olarak yeniyi de eski bilgi kaynağına benzeterek, en kısa yoldan “insanlığının gereği olarak”, bilgilenmek istemektedir. Dedikodunun her daim kullanılmasının yanında, insanımız, tüketim kültünün hızına bağladığı yaşam algısını, ata yadigârı beyniyle, fıkralarla ve reklâmlarla edindiği kısa ve özlü fikirlerle süsleyip, her konuda konuşabilme özgürlüğünü de dillendirmeye çalışmaktadır (!)Böylece, çağa, hiç olmazsa fikirsel olarak, ayak uydurduğunu düşünmektedir(!)
        “Mademki insanımız geleneğiyle ve genetiğiyle bu kadar atalarına bağımlı” ve çağı da en kısa yoldan yakalamak istiyor, o halde düşünmenin hızlandırıcılarından olan fragmanlar yoluyla, “düşünce kırsalımızın çiçeklenebileceğini” (bu coğrafyada arsız otlar hayli yol aldılar fakat yine de) umabiliriz…
Aşağıda okuyacağınız fragmanlar, kimi zaman sınav sorusuydu, kimi yerde küfür etmemek için geliştirilmişti ve haliyle tamamı tecrübelerimden süzüldü!

İnsan ilişkilerimizin tümünü beklentilerimiz oluşturur.
• Kadın görev bilir, erkek zevk alır yemek yapmaktan.
• Kaygılarımız genetiğimizle algımızın uyumundan kaynaklanır.
• Gereksinimlerimizin bizi insanlıktan uzaklaştırdığını düşünmek, tekrar insanlaşmanın ön koşuludur.
• Demokrasi, kurallarını bizim de değiştirebileceğini umduğumuz evcilik oyunudur.
• Özgürlük, korkunun ve merakın membağıdır.
• Devrim, arınmaktır: üzerinde şık duran markalı kabandan, pantolondan; seni özgür ve eğitimli gösteren irfan yuvalarından; inançlardan; mideni tok tutan lezzetlerden; seni zengin gösteren dört köşeli betonarme yapılardan; cebi şişiren cüzdandan; fosil yakıtlarından… Devrim, insan muhafazakârlığıdır.
• Tarih müzik gibidir, biliyorsan notaları bilmiyorsan ezgiyi duyarsın. Bu her halukârda vicdanın sesidir.
• Yaşadığımızın farkında olmak gençlik anılarımızdan daha keskindir.
• Siyaset, rantın laf ebeliği değil de gönüllülük esasıyla insana hizmet projelerinin tesisi olsaydı çoktan bir kurumsal yapı olmaktan çıkarılması gerekecekti.
• Hükmün fecri olmaz.
• Erkek, uzun süren birlikteliğinde zayıflığını, kadın, güçlendiğini görür.
• Velev ki insan değilsin! Bu seni noksan yapmaz ki!
• İnsana kendinden daha fazla güvenme!
• Sevmek mutlak mutluluktur; çünkü karşılığını düşünmeyiz.
• Bana soruyorlar: “kriz teğet mi geçiyor? Yoksa psikolojik mi?”… Ben de gayri ihtiyarî cevaplıyorum: Yatakta eşinize sorun, hangisi daha zevkli?
• İçmek helaldir keyif ehline ve haramdır keyfin fazlasını gark edene…
• Bir ülkede kerhaneler varsa, kime pezevenk denildiği çok da önemli değildir.
• Devlet, hapishanenin prototipidir.
• İktidar olmak kirlenmektir.
• Düşünmek, bilincin isyanıdır.
• Huzur, umutla beslendiğimiz göç yolumuzdur.
• Ayak izlerinde yalnızlığı görüyorsan, düşünmek için vakit kaybetme!
• Dostluk, sırlarınla tehdit edilmemektir.
• Ben karıma ayakta durmasını öğrettim, o uçtu.
• Her yasak insanlık bilincinin tıkandığı bir damardır.
• Doğru söylediğimizi başkasına aktarırken bile “inanç” gereklidir ve inancın kökeni “güven”dir.
• “Ya sev ya terk et” söyleminin nihai noktası, her kişinin ayrı bir gezegende yaşamasıdır.
• Teorisiz sanat kör, sanatsız teori topaldır.

 

 

* “ümmü” ismi bu coğrafyanın insanına tesadüfen konmamaktadır. Nihayetinde, “ümmü” Muhammet soyu, tarikatlar aracılığıyla soyuna sadık kalmaktadır…

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

KANSIZ OLDU! BİRİNCİ CUMHURİYETİ GÖMDÜK NETEKİM! (2)

31/7/2008 ·

Yassıada tutanaklarına bir göz atalım:

MAH-CIA İLİŞKİSİ NASIL ORTAYA ÇIKTI?

27 Mayıs darbesini yapanlar, Başbakanlık Müsteşarı'nın odasındaki kasada yaptıkları aramada defterlerde kayıdı bulunmayan 261 bin lira tesbit etmişlerdi. Yassıada Mahkeme heyetinin istekleri doğrusunda ifade veren Mehmet Özdemir Evliyazade, Örtülü Ödenek'te açık görünen paraların nerelere aktarıldığını açıkladı. Evliyazade'nin, "Memleketin milyarları kıymetinde sırlar biliyorum..." demesi üzerine yargılananlardan M. Salih Korur' her şeyi açık bir dille ifade ederek 22 Aralık'taki duruşmada patlıyordu:

"Gizli celsede bu durumu arzedeyim."

İşte o sözlerin akabinde yapılan gizli celsede MAH'ın ekonomik olarak birçok ülkeye bağımlı olduğu, devletin ajanlarına, Amerikan istihbarat servisinin İstanbul'daki bir şefe doğrudan emir verdiği ifşa edilecekti. Müsteşarın kasasında çıkan 261 bin lira MAH-CIA ilişkisini ortaya çıkaracaktı.

42 yıldır saklanan Yassıada'daki gizli celsede görülen Tahsisat-ı Mesture davasının tutanaklarını aynen yayınlayarak bir döneme ışık tutuyoruz.

8. Oturum

"Sanık Ahmet Salih KORUR- Sayın başkanım, Naci Peker 1950 yılında Milli Emniyet'in ilk hizmet başkanıdır. 1953 yılında ayrılmış ve Bağdat elçisi olmuştur. Bu müddet zarfında zabıtla teslim edilen 261 bin küsur lirayı tasarruf etmiştir. Bu para, bizim kendisine verdiğimiz bir para değildir. Yani hükûmetten, başvekaletten Milli Emniyet'e verilmiş bir para değildir. Milli Emniyet'in diğer devletlere olan münasebeti vardır. Başta Amerikalılar, sonra İngilizler, sonra Fransızlar ve sonra İtalyanlar. Bunlardan da hizmet mukabili bir miktar alınır."

...

Bu sözler mahkeme salonuna bomba gibi düşmüştü. Devletin ve milletin bağımsızlığının emanet edildiği en önemli kurumlarından biri olan Milli Emniyet Hizmetleri (MAH) göbeğinden bağımlı hale gelmişti. Hem de bir değil, birden çok ülkeye bağımlı olmuştu.

Bu sözler üzerine yargılananların başında gelen sabık Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanı; Fatin Rüştü ve Hasan Polatkan birbirlerinin gözlerinin içine bakıyordu. Celal Bayar, hiçbir şey olmamış gibi bakınıyordu etrafına. Ne de olsa o eski bir komitacıydı. Yıllarca Galip Hoca adını alarak memleket memleket dolaşıp halkı işgalcilere karşı örgütlemişti. Zaten İttihatçılığın gereklerinden biri değil miydi, "Ölsen bile, canının çıktığını hissettirmeyeceksin." 40 yıl öncesindeki gibi komitacılık ruhu depreşmiş ve mahkeme salonundaki yaşlı kurt renk vermiyordu.

Ve 27 Mayıs 1960 darbesinde tutuklanıp yargılanan Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur'un sinirleri dayanmıyor ve aylardır gizledikleri sırları açıklıyordu. Halbuki daha önceki ay ve celselerde üstü örtülü olarak mahkeme heyetine bilgi verilmişti. Ancak çok tuhaf bir şekilde başta mahkeme başkanı Salim Başol ve müddeiumumi Altay Ömer Egesel olmak üzere sanki bütün mahkeme heyeti Adnan Menderes ve Korur'un söylediklerini anlamamak konusunda anlaşmışlardı.

'Şu işin mahiyetini öğren bakalım'

MAH'ın eski başkanı bomba etkisi yapan sözlerine şöyle devam ediyordu: "Geçen sefer ifadelerimde 'başka membalardandır bu para' dememin sebebi de budur. Onlar, bu alınan paralardan 261 lirasını tasarruf etmiş, Hizmete sarfetmemiş. İndelhacet kullanmak üzere daireden ayrılırken bu parayı getirdi. Başvekile müracaat ederek bu durumu bildirmiş, başvekil de müsteşara teslim et demiş.

Bu para Naci Perker'in işten ayrılmasın kadar bende kaldı. 6 ay kadar emirleri veçhile bilfiil Milli Emniyet reisliğini üzerime aldım. Bendenize emir verirken şöyle dedi: 'bu işe gir, gör bakalım mahiyetini öğren.'Bunun üzerine teşkilatın başkanlığını kabul edip bu işi tedkik etmeye çalıştım. Bütün dosyalarımıza Amerika'nın milli emniyet servisi hakimdir. Bu şayian kulaklarımıza gelmekteydi. Ben işe başladıktan sonra bil hassa tetkikatı bu cihete yönelttim."

Adnan Menderes'in müsteşarına "bu işe gir mahiyetini öğren" dediği olay aslında tam bağımsız olan bir ülkede asla kabul edilmeyecek birtakım oyunlar oynanıyordu. Teşkilatın adı Milli Emniyet idi ama maşaallah birçok ülkeye farklı yönlerden bağlı idi. Casuslar maaşlarını direkt ABD istihbarat servislerinden olan CIA'dan alıyorlardı. Tabiî emir ve talimatları da. CIA, şube müdürlerini, kısım amirlerini, hatta grup şeflerini aşarak direkt ajanla temasa geçiyor ve iş istiyordu. Amerika, bu ekonomik gücünü kullanarak Milli Emniyetin elindeki tüm dosyalara da vakıf bulunuyordu. O günlerde yapılan esprilerden biri de şöyle idi:

"MAH'taki dosyanı imha ettirmek istiyorsan, Amerikan Sefarethanesi'nden bir Coni'yi tanıman yeterli."

Korur, yaptığı araştırma ve incelemede daha da vahim olaylarla karşılaşacaktı. Amerika, yalnız istihbarat servisimize değil, yetiştirilmekte olan ajanlarımıza bile hakimdi. Yani daha ajan adayı olan öğrenciler bile CIA'nın kontrolüne geçmişti. Bu şu anlama geliyordu: Öğrencilerin eğitim masrafları dahi CIA tarafından ödeniyordu.

İnönü döneminde böylesine ABD'nin kontrolüne giren Milli Emniyet'in (bugünkü MİT) tamamıyle ulusal çıkarlarımıza yönelik faaliyette bulunması için Adnan Menderes'in atadığı Korur, araştırmasını derinleştirdikçe başka şeylerle de karşılaşıyordu:

İstanbul teşkilatı CIA'ın elindeydi

"... Baktım ki bilhassa İstanbul'da bir mektep, İstanbul teşkilatı ve Yeşilköy'deki soruşturma teşkilatı tamamıyle Amerikalılar'ın elinde idi. İstanbul'daki mektebin maaşını Amerikalılar doğrudan doğruya mektebin müdürüne tevdi etmekteydi. Yeşilköy'deki soruşturma teşkilatının da maaşını doğrudan doğruya Amerikalılar vermekteydi. Ayrıca İstanbul Milli Emniyet Teşkilatımız'a da para vermekteydiler. Ve bunlar sonra merkeze bildirilmektedir.

Amerikan İstanbul servisinin başkanı bu paraları doğrudan doğruya verip onlardan direkt hesap almakta ve iş istemekte olduğu için, memurların izzet-i nefsini rencide eder vaziyette idi. Ve bundan hepsi de müşteki idiler. Bunu tetkik ettim, mühim de bir para değildi. Verilen para ayda 100 bin liranın etrafındaydı."

İSTİHBARATÇILARA CIA PARA VERİYORDU

GİZLİ CELSE BAŞKAN- Salon boşaltıldı, görevlilerden başka salonda kimse yok. Sanık Ahmet Salih Korur;

SANIK AHMET SALİH KORUR- Sayın Başkanım, Naci Perker 1950 yılında Millî Emniyet'in ilk hizmet başkanıdır. 1953 yılında ayrılmış, kendisi Bağdat Elçisi olmuştur. Bu müddet zarfında zabıtla tesbit edilen 261 bin küsur lirayı tasarruf etmiştir. Bu para bizim kendisine verdiğimiz bir para değildir. Yani hükümetten; Başvekâlet'ten Millî Emniyet'e verilmiş bir para değildir. Millî Emniyet'in diğer devletlerle olan münasebeti vardır. Başta Amerikalılar, sonra İngilizler, sonra Fransızar ve sonra İtalyanlar. Bunlardan da hizmet mukabili bir miktar alınır. Geçen seferki ifedelerimde "Başka menbalardandır bu para" dememin sebebi de budur. Onlar bu alınan paralardan 261 bin lirasını tasarruf etmiş. Hizmete sarfetmemiş, indelhacet kullanmak üzere, daireden ayrılırken bu parayı getirdi. Başvekile müracaat ederek durumu bildirmiş, Başvekil de Müsteşara teslim et, demiş. İndelhace kullanmak üzere bu 261 bin lirayı aldım kasaya koydum. Aylık sarfiyata tekabül eden bir para olmadığı için, yeni gelen Millî Emniyet Reisi'ne bu parayı devir etmedim.

Dosyalarımıza CIA hakim

BAŞKAN- Kim vardı o zaman?

SANIK AHMET SALİH KORUR- Behçet Türkmen. Zaten ona teslim etmek istemediği için Naci Perker, getirdi parayı bize teslim etti. Bu para; Naci Perker'in işten ayrılmasına kadar bende kaldı, olduğu gibi kaldı, 261 bin küsur lira. 6 ay kadar emirleri veçhile bilfiil Millî Emniyet Reisliği'ni üzerime aldım. Bendenize emir verirken o zaman şöyle dedi. "Bu işe gir, gör bakalım, mahiyetini öğren" bir çok dedikodular vardı. Dedikodular şuydu: Amerikalılar bizim Milli Emniyet'e hakimmiş, vermekte oldukları paralar dolayısıyle Millî Emniyet Teşkilatımız'a nüfuz etmektedirler. Bütün dosyalarımıza Amerika'nın Millî Emniyet Servisi hakimdir. Bu, şayian kulaklarımıza gelmekte idi. Ben işe başladıktan sonra bilhassa tetkikatı bu cihete yönelttim. Hakikaten baktım ki bilhassa İstanbul'da bir mektep, İstanbul teşkilâtı ve Yeşilköy'deki Soruşturma Teşkilâtı tamamı ile Amerikalılar'ın emrinde idi. İstanbul'daki mektebin maaşını Amerikalılar doğrudan doğruya mektebin müdürüne tevdi etmekte idi. Yeşilköy'deki soruşturma teşkilâtının da maaşını doğrudan doğruya Amerikalılar vermekte idi. Ayrıca İstanbul Millî Emniyet Teşkilatımız'a da para vermekte idiler. Amerikalılar doğrudan doğruya para vermektedirler ve bunlar sonra merkeze bildirilmektedir. Ama Amerikan İstanbul Servisi'nin Başkanı bu paraları doğrudan doğruya verip ve doğrudan doğruya onlardan hesap almakta ve iş istemekte olduğu için memurların izzeti nefsini rencide eder vaziyette idi. Ve bundan hepsi de müşteki idiler. Bunu tetkik ettim, mühim de bir para değildi, verilen para ayda 100.000 liranın etrafında idi. İngilizler'den alınana baktım, ay da 30.000 lira, Fransızlar'dan alınan ayda 7-8.000 lira, İtalyanlar'dan alınana baktım, ayda vasati 4.000 liranın etrafındadır. İtalyanlar'la Fransızlar'dan şikâyet yok, çünkü onlar doğrudan doğruya merkeze veriyorlar. Fakat Amerikalılar doğrudan doğruya bizim memurlarımıza para vermekte ve hatta memurlara, bizzat kendilerine doğrudan doğruya maaşlarını ödemekte oldukları için bizim memurları kendi memurları gibi kullanmaktadır. Dinleme servislerindeki memurlarımız da Amerikalılar'ın elinde, bilhassa telefon servisleri, Beyoğlu'ndaki bir nokta. Bunların maaşlarını doğrudan doğruya Amerikalılar vermektedir. Bu vaziyeti böylece tesbit edince geldim Başvekile söyledim. BAŞKAN- Bu tetkikleri 957'de yaptınız.

SANIK AHMET SALİH KORUR- Evet efendim. O zaman Başvekil'e geldim, bu vaziyeti aynen arzettim. Ve nihayet senede 1-1.5 milyon liraya kadar bir fark olacak bu para bakımından, bizim Millî Emniyet Teşkilâtımız'ın diğer devletlerin Millî Emniyet Teşkilâtı'nın emri altına girmesi ve onların emri altında çalışması gibi bir vaziyet hükümetimiz için elbette ki, tasvip edilmez. Bunu tasvip etmediler. Derhal bu münasebeti sureti nazikâneda idare ederek, bu parayı bütçeye koyalım dediler, önümüzdeki sene için. O sene nasıl idare etmek mümkünse edelim, gelecek sene bütçesine para koyalım dediler. Zaten 1957 senesinden sonra da Tahsisatı Mesture'nin birden bire artışının sebebi de budur. 2.5 milyon yapılırken, birden bire 2.5-3 milyondan, 4.5 milyona çıkarıldı.

CIA ile münasebeti kestim

Ben Amerikalılar'la olan bu münasebeti kestim, 2 ay para almadım. Amerikalılar'ın İstanbul teşkilâtına emir verdim dedim ki, sureti kat'iyede Amerikalılar'dan para almıyacaksınız. Amerikalılar'ın servis şefini daireme çağırdım, kat'i talimat verdim. Dedim ki; hiçbir memurumuzla temas etmiyeceksiniz, hiçbir memurumuza para vermeyeceksiniz. İcap ederse müşterek bir operasyon yaparsak, müşterek operasyonun masrafını ben tahakkuk ettirir sizden isterim. Fakat onun dışında ben size kat'i bir neticeyi bildirinceye kadar hiç kimse ile temas etmiyeceksiniz, para vermeyeceksiniz dedim. Amerikalılar bundan memnun oldular. Bizim istediğimiz de zaten bu idi, dediler.”( http://yenisafak.com.tr/diziler/mah/index.html)

1952 ‘de Nato’ya girmişsin (NATO'nun etkinliği dış güvenlik ile sınırlı kalmamıştır. 1950'li yıllarda İtalya'dan başlayarak NATO ülkelerinde gizli Özel Harekat daireleri kurulmuştur. Gladio adı ile anılan bu birimler ülkelerdeki devrimci sol hareketler başta olmak üzere her tür muhalefete karşı bir önlem olarak oluşturulmuştur. Bu birimler aynı zamanda Derin Devlet kavramının da ortaya çıkmasında büyük rol oynamıştır. http://tr.wikipedia.org/wiki/NATO). Finans-kapitalin oyununun içine dahil olmuşsun. Çıkarların icabıyla bağımsızlık en başta tutamayan maya olunca, haliyle, bağımsızlığın falan kalmayacaktır! ABD de çıkarları icabı “büyük abi” olarak ülkenin her yerinde at koşturmak isteyecektir haliyle (bloklar kapışmasında finans-kapitalin başı olarak)… Parasının ve tarihi görevinin lüzumunu yerine getirmek isteyecektir… Bu amaçla ülkeleri kendi kolu-ayağı gibi kullanacaktır… Bu yolda her ne yapıyorsa “mubahtır” da…

Bloklar kapışması ortadan kalkınca(1990) Türkiye Cumhuriyeti’nin Gladio’suna “Ergenekon” a ihtiyaç da eskisi gibi kalmadı haliyle…

Önce “susurluk kazası” sonra gümrük tarifesinin yeniden tanımlanması olan “gümrük birliği” antlaşması ve Türkiye’nin, servet ihracı için, mal varlıklarının satışı olan “özelleştirmeler” ve “kökleşmiş Ergenekon’un son hesaplaşmalar için kullanılması (ulusalcılık mayası ne kadar sağlam meselesiyle birlikte taşeron örgütlere ulaşabilmedeki kolaylığın devamı ) ” ve son olarak AKP kapatma davasında da görüldüğü gibi ABD finans cephesinin(gerek orta doğu enerji politikası için gerekse Anadolu sermayesinin kendine benzetildiğinin vurgusu için ) kendini aklaması! (orduya gerek kalmadan) ile Ergenekon’un tasfiye edilmese de ifşa edilmesi!...

Sonuç:

1- Türkiye Cumhuriyetinin orijinalliğinden biri olan seyfiye geleneği, AKP davasında da görüldüğü gibi bitmiştir! Bunun nedeni Türk finans kapitaliyle Yeşil sermaye de denilen Anadolu kaplanlarının büyük Abi’nin koruyuculuğunda ve koynunda uzlaşabilmiş olmasıdır! (Adnan Menderes’in dramını anlayabildiniz mi?(!))

2- Finans kapitalin sermaye ihracı güvence altındadır! O halde ne kadar cebi doldurursam kardır mantığıyla AK partiye kalan yasaları da çıkarma izni verilmiş olur! (ne de olsa ne Ulusalcılık mayası tutunmuş görünmemektedir Türkiye’de ki insanımız mülkiyet ilişkilerinin içine hızla ve “aç” olarak katılmaktadır ne de sosyalizasyon talebi istemektedir ki kendinden başkasını düşünecek hali yoktur halkımızın (insanımız bireyselleşmek istemektedir fakat üretim biçimi buna izin vermediği ölçüde hastalanmaktadır da) )  Bu yasalar:

a) Demokratik uygulama ve şeffaflık meselesinin yasalarıdır! Seçim yasası, yerel yönetimler yasası (Kürtlerin de sisteme (tamamen) entegre edilmesi gerekmektedir) gibi…

b) 2B yasası adıyla anılan “Türkiye coğrafyasının tasfiyesi”  yasası (zaten Türkiye’nin tüm toprakları parsellenmiştir amaç yasalaştırmak)

3- Bu haliyle Türkiye Cumhuriyet’i modern finans-kapital cumhuriyetleri statüsünü (onlarda Hıristiyanlık kılıf olur da) “ılımlı İslam modeli”yle yakalamaya çalışacağı görünmektedir.

4- Kansız oldu, I. Cumhuriyet gömüldü NETEKİM!                                           

 SON SÖZ: Moment kuşak bu tarih birikimi ve modernleşme çabaları içinde, bireyselleşemeyen yaşam biçimiyle ve nüfusuyla, acaba bir orijinallik gösterip yeni bir medeniyet kurabilir mi? Tarihimize bu orijinalliği ekleyebilir mi?

Yorum (yok) Yorum yaz!

KANSIZ OLDU! BİRİNCİ CUMHURİYETİ GÖMDÜK NETEKİM!

31/7/2008 ·

“Laiklik karşıtı fikirlerin işlendiği bir odak” olan AKP neden kapatılmadı?

Anayasa mahkemesinin kararını Türk tipi laiklikten Batı tipi laikliğe geçişte liberalleşme eğilimi olarak mı anlamalı?

Hakikatken AKP kapatılma davası ile Ergenekon davası bir restleşmemi?

“…milletimizi bir bütün olarak kucaklamayı sürdürebileceğimizden kimse kuşku duymasın” demenin asıl anlamı nedir?

Kısacası I.Cumhuriyetten II. Cumhuriyete nasıl geçildiğini ve bu olayın önemini nasıl temellendirmek gerekir.

 

***

Türkiye Cumhuriyeti’nin dört orijinal özelliği vardır:

1- Tarih sahnesine sondan bir önce çıkan milletin(son çıkan millet Ruslardır ) özellikleri;

a) Mülkiyet ilişkilerine geç çözülme (hala devletin binlerce dönüm arazisi vardır)

b) Ordu-Millet geleneği

c) Üç milyon yıllık insanlık vicdanına yakınlık

 

2- Devlet kurma (ve yıkılmasına engel olamama) geleneği ile birlikte edindiği tarih birikiminin yanında orijinal bir medeniyet kuramamış olması…

3- Jeopolitik açıdan eksen ülkelerde liderliği

4- Finans-Kapital eliyle kurulmuş olması

 

Bu dört özelliği ile kendini var eden Türkiye Cumhuriyeti 85 yıl sonra acaba hangi özelliğinin kaybıyla orijinalliğinden “çok şey” kaybetmektedir? “Son dönem siyasi-ekonomik hareketlilikle” Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl bir ilişkinin içine çekildiği görülmelidir?

Önce, kısaca tarih bilgimizi tazelemeliyiz:

“Kadim tarihte gaalip gelen akıncı azınlık üst - sınıf olmadan önce, devlet sınıflarını teşkil etti. Osmanlıda "Devletlu" dört sınıf oldu: İlmiyye (bilim sınıfı), Seyfiyye (savaş sınıfı), Mülkiyye (idareci sınıf), Kalemiyye (maliyeci sınıfı). Bu dört devlet bölüğü dışında kalan "Reaya" yurttaşlar "ecnebi" sayıldı. Osmanlı idaresi, dördüzlü devletlular arasında oynanan bir oyun, bir satrançtı.

Çok geçmedi: Devletlular "hadem, haşem" lüksünü arttırdıkça hüdayinabit sosyal adalet gitti. Üst tabakalar derebeğileştikçe tepişmeler arttı. "İlmiyye" ile "Seyfiyye" gündelik "alüfe" ile geçiniyordu. Derebeyileşme ve Tefeci-Bezirgan çapulu toprak gelirini budadıkça, masraflar için "züyef akça" (kalp para) çıkarıldı. "Alufe"ler bu alım gücü düşük para ile ödendiğinden, Seyfiyye ile İlmiyye ikide bir "kazan kaldırdı". Birkaç vezir kellesi uçuruldu. Ayaklananlara "ihsan'ı şahane", "mansıp" dağıtıldı. Gelgeç olarak mesele örtüldü.” (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih devrim Sosyalizm, 1965)

Bütün kadim imparatorluklar gibi, Osmanlılığı da toprak meselesi kurdu, toprak meselesi yıktı. Osmanoğullarının (herhangi sosyalist bir şuur iddiası dışında) sırf tarih öncesi ilkel sosyalizminin toprak özel mülkiyetine önem vermeyen göçebe toplumundan geldikleri için, yaptıkları tarihcil devrim yoluyla kendiliğinden uyguladıkları DİRLİK DÜZENİ köklü toprak devrimi oldu. Gittikçe derebeğileşildi. Dirlik düzeni kankıranlaştı. Dirlik düzeni yerine sözde derebeğileşmeye çare olarak: Kesim düzeni geçti. Mukatacılık kamu topraklarını Bezirgan-Tefeci sermayenin emrine verdi. Roma'nın, Bizans'ın bir türlü tam gerçekleştiremediği para iradı uygulandı. Kamu toprakları "malikane" adıyla Tefeci-Bezirgan önsermayenin önce sözde gelgeç ve kiracı olarak tasarrufuna, sonra ebediyyen tasarrufuna, en sonra, "Batılılaşmak" parolası ile mülkiyetine aktarıldı. Hazinesi toprak gelirine dayanan Osmanlılık, bağıra çağıra çöktü” (Dr.Hikmet Kıvılcımlı, age)

“Türkiye Cumhuriyeti: Osmanlı sosyal münasebetlerini ürkütmeksizin, sırf siyasi yüzeydeki reformların tutunabileceğine inanmış' "zafer" yiğitlerince kuruldu. Halka "ecnebi" denilmedi. "Saray"ın kayırmadığı aydınlar, memurlar ve halk siyasete "yabancı" tutuldu. Tek parti devri gözde mütekait ve büyük memurlar politikasını yaşattı. "Zafer" yiğitleri, Mustafa Kemal'e "Gazi" denildiği ilk ülkücü günlerde kadim tarih mütegallibesini "vesayet"le idareye çalıştılar.” (Dr.Hikmet Kıvılcımlı, age)

Fakat Türkiye Cumhuriyeti daha doğarken halkçılık yolundan değil finans-kapitalin soyundan gitti  Milli mücadele, bildiğiniz gibi, Müdafaa'i Hukuk Cemiyeti dediğimiz Anadolu burjuvazisinin örgütlerinin ideolojisi ve adeta yöntemi altında, fakat bizim tarihimizde büyük rol oynamış "Sünuf'u Devlet" denilen insanlarımızın, yani devlet sınıfları dediğimiz insanlarımızın vurucu güç olarak rol oynamaları biçiminde cereyan etti.  
        Milli mücadele sırasında, gerek ecnebi, yabancı Finans-Kapital; gerekse onun Türkiye'deki ajanlığını yapan bizim Kompradorlar (ki biz ona Türkiye de Kompradordan ziyade Levantenler ismini vermişiz: Yani Doğusallı falan anlamına geliyor), bunlar olduğu gibi düşman işgali altındaki merkezlerde kaldılar. İstanbul başta gelmek üzere sonra, İzmir bölgesini, biliyorsunuz, Yunanlılar önde olmak üzere Avrupa emperyalistleri işgal ettiler... Ve bu işgal alanında kalan Finans-Kapital ve Kompradorların, Anadolu hareketine karşı saltanatı nasıl kullandıkları heyecanlı hikâye halinde biliniyor.  
        Biz işin kapital, daha doğrusu ekonomik ilişkiler anlamı üzerinde duruyoruz. Bu anlama giriyoruz. Milli mücadele sırasında Hindistan’dan Mustafa Kemal Paşaya 5-6 yüz bin lira geliyor. O bunun 500 bin lirasını Garp Cephesi Kumandanlığı emrine veriyor. Zafer olunca, Bakanlar Kurulu kararıyla 380 bin lirasını geri alıyor. Bir de gene Mısır sabık Hidivi Abbas Hilmi Türk uyruğuna geçmek için 900 bin küsur lira vermiş bulunuyor.  
        1923 yılına geldiğimiz zaman, Türkiye’ nin çok geri kalmışlığı ve kalkınması birinci mesele haline gelmiştir: Harpler, darplerle... İşte bu sırada lider Mustafa Kemal'in Türkiye sosyal ve ekonomik yapısı üzerine görüşleri büyük ölçüde etken oluyor.” “17 Şubat 1923 günü, CHP örgütünü kurma girişimleri sırasında, şöyle diyor: "Büyük arazi ve çiftlik sahipleri kaç kişi? Hiç kimse büyük araziye sahip değildir. Binaenaleyh bu arazi sahipleri himaye edilecek insanlardır."  
        Büyük arazi sahipleri için bu kanıyı besliyor. Sonra, büyük sermaye. Sahibine  gelince: "Büyük sermaye sahibi insanlar yoktur, diyor. Kaç milyonerimiz var? Hiç. Binaenaleyh, biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilakis memleketinizde birçok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız."  ”
(Dr.Hikmet Kıvılcımlı, Finans kapital ve Türkiye)

Ve binaenaleyh, 1923 yılı nutkunda, resmi nutkunda gene Mustafa Kemal Paşa "Kalkınmamızın tüccar sınfını zengin edebilmek için ticaretin yabancı ellerde bulunmasına mani tedbirler almak mecburiyetindeyiz." diyor.  
        Bu fıkir yapısı içinde, pratiğe geçilince:1924 yılı; bakıyoruz, Mustafa Kemal Paşanın kayınbiraderi Uşakizade Muammer Bey gidiyor Celal Bey'e (Celal Bey bildiğiniz Celal Bayar) ve bizim, diyor 250 bin liramız var, bununla bir ithalat ihracat şirketi kuralım. Zaten söylenenler de aşağı yukarı bu mealde.  
        Şimdi, Türkiye'de ithalat-ihracat şirketi kurmak ne oluyor? Adeta, ondan evvel, milli mücadele sırasında, milli mücadelenin karşısına çıkmış olan Kompradorların işini yapmak gibi bir şey oluyor. Ama başka da yol görünmeyince, bu yatırım yapılmak isteniyor.  
        Fakat düşünülüyor, taşınılıyor: Bu ithalat-ihracat nasıl yapılacak? Bin bir tane yabancı Finans-Kapitalist Türkiye'nin bütün ekonomisine hakim. Levantenler bütün dünya ölçüsünde ithalat-ihracatı haraca kesmiş. Bunlar arasında böyle küçücük sermayeli bir ithalat-itiracat şirketi, yani bir komprador müessese daha kurmak, onun iflasını peşinen göze almak demektir. O halde bu yapılmasın. Ne yapılsın? Bir banka kurulsun.  
        Ve işte; onun üzerine, İş Bankası dediğimiz bir müessese kuruldu. Tabii bir müessesenin kuruluş felsefesi ve yapısı kurucularının karakteristiğinden anlaşılabilir. Amaç, yukarıda Mustafa Kemal Paşa'nın dediği: "Ticaretin yabancı ellerde bulunmasına mani tedbir almak"... Amaç bu. Gaye, o zaman için yabancı Finans-Kapitale ve yerli Komprador burjuvaziye karşı bir tedbir almak. Kimler bu tedbiri almak ve bu tedbirde kurucu olmak durumunda kalmış? Onlara bakınca bizim o zamanki Türkiye sosyal yapısının içinde üç tip insan çıkıyor: Birisi: Milletvekilleri diye. Yani İş Bankası'nın kurucularına bakıyoruz. 14'ü milletvekili: Mahmud Celal, Mahmut, İhsan, Hasan Saka, Rasim, Rahmi, Salih, Fikret, Fuat, Kılıç Ali. Bunlar kimlerdir? Biz gözümüz önüne koyunca: Bunlar modern kapitalist değil, Tefeci-Bezirgan Hacıağa da değil. Bunlar bizim Sünufu devletimiz. Yani devlet sınıflarımızın mümessilleri.  ” “Bunun dışında, bir de 17 tane Tefeci-Bezirgan diyebileceğimiz, yani o zamanki Türkiye içinde ekonomik anlamı bu olan "zade"ler görüyoruz: Hüseyin Beyzade İbrahim, Mora Yenişehirlizade Ethem Hasan, Eşraftan Sükkeizade Tevfik Paşa, Süreyya Emir Paşa, Kavalalı İbrahim Paşazade Hüseyin, Aktarzade Rasim, İnegöllüzade Mehmet Saffet, Uşşakizade Muammer Yelkencizade Lütfi, Musahipzade Rıza, Kınacızade Şakir, Nemlizade Sıtkı.. Hep zadeler.17 kişi.  
        Yabancı sermayeye karşı yerli bir teşebbüste kimlere dayanacağız deyince bir de bakıyoruz, bu zadeler, -hem de çoğunluğu temsil etmek suretiyle,- araya giriyor.  
        Bir 6 tane de modern kapitalist.. Gene ikisi zade: Hanifzade Ahmet ve Altı Ağazade Mustafa,tüccardan" bunlar. 4 tane de düpedüz kapitalist tüccar: Edirneli Emin, Manifaturacı Halit, Ecza'i Tıbbiye Taciri Necip, Nemli zade ve Şürekası.  
        Böylece, ilk milli mücadele sonu korunuş sistemi olarak öne sürülen İş Bankas'nın içinde kurucuların 14'ü eski Sünufu devlet, 17'si antika Tefeci-Bezirgan döküntüleri (zadeler). Ki bunlar, biliyorsunuz, modern sermayedar değil. Tefecilikle ve vurguncu bezirganlıkla eşraf olurlar, ayan olurlar, sonra toprak sahibi de olurlar ve büyük arazi sahipliğine doğru giderler. Binaenaleyh, o sınıfın içinde büyük arazi sahibi de dahil, bir grup. Ve bir de, üç dört tane milyoner olarak az çok modern kapitalizmin ancak ticaret biçiminde, yahut işte Necip gibi kokular, yağlar yapan ufak bir üretim alanında yetişmiş tipleri katılıyor...  
        Dikkat edilecek yön burada, yani enteresan cihet: Bunların, Tefeci-Bezirgan zümresinin durumu. Bunlar para koymuyorlar hiç. Mustafa Kemal Paşa nın parasıyla kuruluyor banka. Ama hepsi "kurucu" ve "ortak" halindeler. Onun için paşa da bunlara, -besbelli bu, olaylardan anlıyoruz,- güvenmiyor. Güvenmediği için; onların hiçbirini hemen hemen Yönetim Kuruluna almamış. Yalnız onları etrafta bu kargaşalık çıkmasın; düzen olduğu gibi arızasız yürüsün diye bankaya almış.”  
      “  Asıl Yönetim Kurulunda şunlar: Reis Mahmud, Müdür'ü Umumi Celal, öteki üyeler de eski Ticaret Bakanı Rahmi, sonra Fuat, Sadi, Kılıç Ali, Fikret, bir de Kınacı zade Şakir (Ankara milletvekili o da).  
        Böylece İş Bankası'nı büyük bir samimiyetle Türkiye'de yabancı Finans-Kapitalin ve tabii Levanten dediğimiz Komprador burjuvazinin tehakkümüne karşı bir tedbir olmak üzere kurmak zorunda kalınmış.
(Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Finans kapital ve Türkiye)

Peki, beklendiği gibi mi olmuş?

Şimdi, bir kurumun Finans-Kapital kurumu olup olmadığını anlamak için, tekelci olup olmadığına bakacağız. Ve bu tekeli, özellikle ilkin konuşurken söylediğimiz gibi, üretim alanında gerçekleştirebilip gerçekleştiremediğini hesaba katacağız.  
        Bu üretim ve ekonomi alanındaki tekelciliği Finans-Kapital lügatindeki karşılığına Filial derler Fransızlar biz de iştirakler diyoruz. Bu iştiraklerin İş Bankası'nda nasıl geliştiği aşağı yukarı herkesçe az çok biliniyor. Ben birkaç senelik süre içinde birkaç olayını vermekle yetineceğim.  
        1934-35 yılı resmi raporunda böyle yazıyor:  
        "Banka 1924 senesinde hemen tesisini müteakip (yani kurulur kurulmaz) maden kömürü işleriyle ilgilendi. Kömür madeninin sanayideki mevkiini izaha lüzum yoktur. Kömür işi dünyanın en mühim işlerindendir"  
        Böylece, banka daha kurulduğu sene, Türkiye'de dünyanın "en önemli işi" olan kömüre tekel koymuş bulunuyor: 1926 senesinde 27 Haziranda kömür işi: Kozlu Şirketi, 1 Temmuzda Türkiş Maden Kömür İşleri Türk Anonim Şirketi kuruluyor. O zaman daha semayesi birkaç yüz bin lira. Fakat bu şirketleri ikişer milyon lira sermayeli. Bunların amacı da: Zonguldak kömür madenlerinin mühim bir kısmını işletmek oluyor.  
        Sonra, "kuruluşunun 4. yılını tamamlamadan İtibar'ı Milli Bankası'nı bünyesine ilhak ederek milli ölçüde büyük bir hareket yaptı" İş Bankası. Bu İtibar'ı Milli, belki yeni kuşak bilmez, İttihatçı Kompradorların birinci Cihan Emperyalist Savaşı sırasında kurdukları bir bankadır. Bunun tasfiyesidir bu. Ve böylece İş Bankası, hemen 4. yılda onu da sinesine katmak suretiyle tasfiye etmiştir.  
        "Birçok ufak ve orta bankalar gihi İtibar'ı Milli Bankası da milli mücaadeleden sonra cumhuriyet idaresinin müzaheretiyle canlanmaya ve kalkınmaya başlamıştı" diyor. Onun için o canlı şeyi biz kendi yapımız içine aldık, diyor.  
        Altıncı teşebbüs: Demiryolu finansmanı. Bunu İş Bankası üzerine alıyor. Ve biliyorsunuz, Türkiye demir ağlarla örülüyor.  
        Ve bir de, yedinci iş: "Hükümetin bankalarla müşterekerı teşkil ettiği Konsorsium faaliyetine başından sonuna kadar iştirak ediyor" İş Bankası.  
        İzmir'in imarı için, diğer mali teşekküllerle birlikte İzmir Belediyesinin çıkardığı 2 milyon liralık tahvilatı tamamen plase etmeyi üzerine alıyor.  
        Ergani Bakır madenini üzerine alıyor.  
        Derken,1929 senesi Cihan buhranı dediğimiz kriz evren ölçüsünde patlıyor. Fakat; bütün dünyada Finans-Kapital sarsıntı geçirirken, bizim İş Bankası tam tersine bundan yararlanmayı mükemmelen beceriyor. Hatta o raporunda: Banka için "düşebilirdi" diyor. Yani bu müthiş kriz sırasında düşebilirdi. "Ancak tarihte iştirak ettiği veya doğrudan doğruya kurduğu başka müesseseler kendisine yeni plasman imkanları verdi."  
        Demek ki, gerek iştirakleriyle, gerek şubeleriyle kurulmuş olan İş Bankası tam "efradını cami, ağyarını mani' ve Türkiye ölçüsünde bir Finans-Kapital müessesidir. Şubelerini artık saymıyorum burada. Hepimiz biliyoruz. Hangi adım başında, gitsek, bir İş Bankası şubesi görüyoruz. Bugün Türkiye'nin bütün sathını süratle adeta eline almış bir müessesedir. Buna biz ne isim verebiliriz şimdi? Finans-Kapitalist bir müesseseden başka hiç bir şey değil.  
        Binaenaleyh, işte o sene, yani 1923 ile 1929 yılları arasında 6 yıl için Türkiye'de hemen bütün bellibaşlı ekonomi alanlarına, üretim alanlarına ve bütün yurt yüzeyinde vilayetlere, kazalara kadar el atmış büyük bir fınans müessesesi bir Finans-Kapitalist müessesesi teşekkül etmiş.  
        1929 yılı emperyalıst bunalım ve cumhuriyetin de 10. yılı oluyor. O yıl Türkiye'de yalnız Finans-Kapitalist müessese olarak İş Bankası mı var? Hayır. Bütün şirketleri göz önüne alıyoruz. Bakıyoruz ki, Türkiye de 187 büyük şirket var. Bunların 116'sı yabancı sermaye şirketi. Binaenaleyh 64'ü Türk şirketi oluyor.  
        Bunun dışında, adeta yere serilmiş gibi: "Şimdilik çalışmayan" Türk şirketleri 52 tane, "ancak hukuki mevcudiyetleri devam eden" Türk şirketleri 28 tane, "tasfiye halinde bulunan" Türk şirketleri 35 tane. 115 Türk şirketi, iler tutar yeri kalmamış, böyle duruyor.  
        Demek ki, 10 senelik faaliyet içinde bir müessese, bir Finans-Kapital müessesesi Türkiye ölçüsünde muazzam bir büyüme kaydetmiş. Fakat öteki şirketler daha çok hala yabancı Finans-Kapitalin elinde. Ancak 64 tane Türk şirketi ayakta kalabilmiş. 115 tanesi işlemez durumdalar.  
        Neden böyle olmuştur? Yeni kuşak bilmez, eskiler bilirler: Bu, Lozan Muahedesinin korkunç bir kompromisi yüzündendir. Lozan Muahedesi gerçi bir zafer muahedesi oldu ama, ekonomik açıdan ta 1929 yılına kadar Türkiye'nin gümrük tarifelerinde değişiklik yapmaması için söz vermiş olması ve bağlanması anlaşması da oldu. Lozan'da, 1929 yılına gelinceye kadar bugün gümrükler ne ise öyle kalacak, denildi.  
        O günkü gümrükler de, bildiğiniz gibi, 19. yüzyılda Avrupa Finans-Kapitalinin haraca bağlamış olduğu Osmanlı İmparatorluğu'nun gümrükleriydi. Yani Türkiye'de yapılan üretimi, sanayii, ekonomiyi kat'iyen savunmayan, tam tersine kanatan, tüketen gümrüklerdi. O gümrükler 1929 yılına kadar devam ettiği için, durum bu şekilde.”  
(Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Finans kapital ve Türkiye)

Yani “…biliyorsunuz, 1939-40'larda patlayan İkinci Emperyalist Evren Savaşı üzerine Türkiye'yi yeniden kritik durumlara soktu. Ve o zaman, Finans-Kapitalin bu korkunç tehlikeli gelişimi, (bunun dini imanı yok, memleketi yok, falan) bu korkunç durumu karşısında Sünuf'u devlet yeniden tedbirler almayı düşündüler. Ve o zamanın başbakanı (Refik Saydam), memlekette halkın kırılışı ve hoşnutsuzluğu arttığı için, şöyle bir beyanda bulundu:  
        "Biz tüccarı millet hayatında lazım bir unsur telakki ediyoruz. Fakat tüccar bunu böyle telakki etmezse, tamamen içimizden çıkması lazım gelen bir unsur olduğuna kanaat getirerek ona göre hareket etmek kararındayız."  
        Finans-Kapitali hala tüccar görüyor bizim başbakan. Ve diyor ki: Karışmam, ayağını denk al! Finans-Kapital artık memlekette geliştim, palazlandım, her şeyi ben elime alacağım demeye başlıyor. Bilhassa Mustafa Kemal Paşa öldükten sonra. Harpte gelmiş dayanmış, en büyük tehlike biçiminde. Tabii, kıpırtıları sezen başbakan tehdit ediyor: Yoksa kaldırırız sizi diyor.  
        Bilıyorsunuz, bu hiç uğurlu gelmedi: Refik Saydam bir gece ansızın, 10-15 gün sonra, füc'eten öldü. Nasıl öldü, bilmiyoruz. Pera Palas'ta öldüğünü işittik. Perhiz hastasıydı. Kendisine bir "mükemmel" şölen çektiler. Ve o gece Angin dö Puvatrinden öldü.  
        1941'de o söyleniyor. Arkasından,1942 senesi İnönü Paşa şu beyanda bulundu:  
        "Bulanık zamanı bir daha ele geçmez fırsat sayan eski batakçı çiftlik ağası ve elinden gelse teneffüs ettlğimiz havayı ticaret metaı yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar ve bütün sıkıntıları politika ihtirasları için büyük fırsat sayan ve hangi yabancı milletin hesabına çalıştığı belli olmayan birkaç politikacı büyük bir milletin bütün hayatına küstah bir surette kundak kurmağa karşı aşikar olan zararlarını gidermek yolu elbette vardır."  
        Finans-Kapital o kadar dayatmış ki, o zamanın milli şefi bile: Yeter artık, diyor, ve meydan okuyor.
Ama işte zaten bütün bu konuşmalarımızdan çıkacak ders bu. Bunlar hepsi sadece güzel iyi niyetler. Bir 1923 senesinden itibaren Türkiye'de Finans-Kapitalin kalesini kurduysak, ve bu kale çevresinde Türkiye'nin bütün ekonomisi, bütün politikası temelinden tavanına kadar Finans-Kapitalin tahakkümü altına geçmişse, acaba o memlekette bu taban madde temeli üzerinde, herhangi bu üstyapının kahramanı, -hatta Garp Cephesi Kumandanı olsa, milli şef olsa,- bir şey yapabilir mi? Hiç bir şey yapamaz.     (Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Finans kapital ve Türkiye)

Bu uzun alıntıdan hangi sonuçları çıkarmalıyız?

1- Türkiye Cumhuriyeti aslında kurtulamayış savaşının bedelini iniltiyle yaşamaya devam etmektedir! Kendi tarihinin birikimini vurucu güç olan asker ile geleceğe taşımış fakat iyi niyetin ekonomik ilişkilerdeki beklentiye karşılık düşüp düşemeyeceğini hesap edememiştir! (Durkheim’in tuzağına düşen Ziya Gökalp’ın ideolojik yetersizliğini de buraya ekleyebiliriz)

2- “Çok geçmedi, Osmanlı ıslahatçılarının yıkılışa tek sebep saydıkları "Kapıkulu" çoğalmasını andıran, memur çokluğu çığlaştı. Artan "Devletçilik" yükünden hoşnutsuzlaşan halk, kadim Osmanlı üst-sınıflarının dış yardımlara tutunarak "şartsız kayıtsız" iktidara gitmelerine ("denize düşenin yılana sarılması" kabilinden) oy verdi. Çok parti oligarşisinin azıttırdığı vurgun ve pahalılık altında maaş ve şereflerinin yıprandığını gören "üniversite" (bilim sınıfı "İlmiyye") ile "Silahlı Kuvvetler" (savaş sınıfı "Seyfiyye") elele verip bir çeşit içeriden "tarihcil devrim" yaptılar. 27 Mayısla birkaç bakan (vezir) idam edildi. "Tasarruf bonosu", "permi" vs., gibi şeyler icadedildi. "Sosyal Adalet" sloganı anayasaya girmekle yetinildi.

Sosyal üst yapımızdaki çıkmazın kadim tarih açmazı olduğunu Alaska Senatörü Ernest Gruening raporunda şöyle yazdı:

"Sağ kanadın feodalist ve zengin unsurları 1960 askeri darbesinden hemen hiçbir zarar görmeden kurtulmuşlardır ve parlementoda temsil edilen 5 siyasi partinin hepsini de sıkıca avuçlarının içine almışlardır."

 Demek ki Türkiye Cumhuriyeti doğarken daha finans-kapital olarak var olmuş ve yabancılarla olan ortaklığından vazgeçemeyecek üretim ilişkilerinden doğan sosyelitesini korumaya çalışmıştır… Seyfiyenin Türkiye Cumhuriyetindeki tarihi rolü (başat özelliği!) hep bu olmuştur(sonuçları itibariyle düşünülmeli)… Oysa halkın ilksel toplum (orta barbar) geleneği, ordusunun “dar zamanında” yanında olduğu yolundadır!  27 Mayıs hareketini de bu açıdan değerlendirmek gerekir! Halk için ordu-millet geleneği bugün bile hala devam etmektedir… Türkiye Cumhuriyeti insanı ordu-millet geleneğinden dolayı darbelere-muhtıralara karşı kayıtsızdır(demokratik tepki beklenmesi beyhudedir)… Bu yönüyle de aldatılmaya her zaman açıktır!

Şimdi AKP ve Ergenekon meselesine biraz daha temellendirme odaklı yaklaşabiliriz!

Her devlet kurulurken elbette kendi istihbaratını da kurar… Bağımsız devlet kuruluşunun bekası için bu tür örgütlenmeler “doğaldır”. Ancak gördük ki Türkiye Cumhuriyeti kurulurken daha yabancı sermaye ile içli dışlı olmuş finans-kapitalliğinin ucunun nereye varacağını görememiştir! Eh! Bu kadar yabancı sermaye varsa bu memlekette parasının kontrolünü de, çeşitli kılıflar altında, sağlamak isteyecektir elin adamı!

Yorum (yok) Yorum yaz!

ÜÇÜNÇÜ YOL:BİLİNÇ BEKLERKEN(kısa film senaryosu)

21/7/2008 ·


SINOPSIS
sahil kasabasında balıkcılık yapan mehmet,tanrı tarafından,doğayı kirlettiği için,ıssız bir adaya doğaya uygun yasamaya mahkum edilir.yirmi yıl sonra mehmet evine geri doner.

KARAKTERLER
YAŞLI MEHMET- Beyaz saçlı, beyaz sakallı kırklı yaşlarda bir erkek.
GENÇ MEHMET- kara kaşlı, kara gözlü yağız bir delikanlı.
AYŞE- Mehmet`in eşi, yirmili yaşlarda, köylü güzeli.
TANRI- Orta yaşlı kadın sesi

(sahne 1)DIŞ/GÜN
Mezarlığın genel görüntüsünden sonra kamera yavaş yavaş yan yana olan mehmet ile Ayşe`nin mezarlarına doğru yaklaşır. Mehmet`in ölüm tarihi mezar taşında yazmamaktadır.

(sahne 2)DIŞ/GÜN
Balıkçı kasabasının genel görüntüsü ve balıkçı kayıklarının görüntüsünden sonra bir kolu olmayan kadın heykeliyle birlikte heykeli tepeden gören yıkık ev görüntüsü belirir.

(sahne 3)DIŞ/GÜN
uzakta, denizin üzerinde sazlıktan yapılmış salın üzerinde yatan bir insan karaltısı görünür ve kamera yakından çekimle yatan kişinin orta yaşlı Mehmet`in görüntüsü olduğunu gösterir. Yaşlı Mehmet`in sırtı kameraya dönüktür.

(sahne 4)DIŞ/GÜN
yaşlı Mehmet`in güneşten kızarmış yüzünden kabus gördüğü anlaşılmaktadır.

(sahne 5)DIŞ/GÜN
genç mehmet Ayşe`ye balıkçı motorundan el sallamaktadır.

(sahne 6)DIŞ/GÜN
Ayşe tepeden genç Mehmet`e, Mehmet ufukta teknesiyle ufak görününceye kadar el sallar. Ayşe eve doğru arkasını döndüğünde arkasında, uzakta, şimşek çakar.

(sahne 7)DIŞ/GÜN
Ekranda şişek çakar ve ekran kararır.

(sahne 8)
Kararmış ekranda tanrı yankılı sesiyle konuşmaktadır.

TANRI- Seni doğaya mahkum ettim!

(sahne 9)DIŞ/GÜN
Genç Mehmet sahilde yüzükoyun yatmaktadır. Tanrının yankılanan sesinde gözü açar.
TANRI- (Yankılı sesiyle)20 yıl, 20 yıl, 20 yıl!(üçüncüsünde Mehmet sahilde gözünü korkarak açar)

(sahne 10)DIŞ/GÜN
Genç Mehmet telaşla sahilde yattığı yerden kalkarak; aceleyle kaçacak yer bakınırken

GENÇ MEHMET- Kimdir o? Kim konuştu? Yardım et bana! Neredesin? (sorularına karşılık bulamayan Genç Mehmet diz çöker)

(sahne 11)
Kamera, diz çöken genç Mehmet`in etrafında üç defa dönecektir

GENÇ MEHMET- Neden ben Tanrım? Neden?(isyankâr bir haykırışla...)
TANRI- Hatırlar mısın denize atığın pet şişeleri (denize attığı pet şişe görüntüsü ekranın ikinci karesinde belirir)
Ya geceleri vurduğun balıkları? (Genç Mehmet ikinci karede dalgıç elbisesiyle denizden çıkmaktadır gece vakti)
Mazotunla kirlettiğin denizi (denizde teknesiyle gezinen genç Mehmet görüntüsü)
GENÇ MEHMET- (af dileyen bir ses tonuyla) Ne yaptıysam karım için mutluluğumuz için yaptım... Nasıl bir suç ve cezadır bu?
TANRI- Herkese cezası zamanla verilecektir!

(sahne 12)DIŞ/GÜN
Kamera Genç Mehmet`in etrafında üç tur dönerken ekranın üçüncü karesinde görünenler

Genç Mehmet ormanlık araziye girmeye çalışır...
Genç Mehmet sazlardan sal yapmaya çalışır, eline kıymık batar,salı yapar, sal denize indirildiği gibi parçalanır.
Genç Mehmet ağaç dalını deniz kabuğuyla düzeltir, kendine mızrak yapmaktadır. mızrağıyla denizde avlanmaktadır.
Genç Mehmet ağaçlık bölgede çeşitli bitkileri yemeğe çalışmaktadır.
Genç Mehmet çeşitli açılardan denize bakmaktadır.

(sahne 13)Dış/GÜN
Yaşlı Mehmet salda kabus görmektedir.

(sahne 14)DIŞ/GÜN
Kameranın son dönüşünde genç Mehmet yirmi yıl yaşlanmış haldedir. Kameranın açısında sazdan saz da vardır.

(sahne 15)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet denizin üzerindeki salında sazdan yapılmış küreğiyle denizde ilerlemektedir.

(sahne 16)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet salın üzerinde kabustan irkilerek uyanır(aniden); gözlerini açar; etrafına bakınır , heyecenlanır;

(sahne 17)DIŞ/GÜN
uzaktan Yaşlı Mehmet`in karaya yaklaşmış salından indiği görülür; hızla karaya doğru atılarak yüzer; karaya sendeleyerek çıkar.

(sahne 18)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet koşar adım sahilde bazen tökezleyerek evine doğru yürür.

(sahne 19)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet evinin sokağına girerken yavaşlar. Kamera yavaşlayan Mehmet`in ayaklarından çekmektedir.

(sahne 20)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet`in tereddütü yüzünden belli olmaktadır. Heyecanla çevresine bakınarak evine yaklaşır.

(sahne 21)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet evinin önünde hayretler içindedir.

(sahne 22)İÇ/GÜN
Yaşlı Mehmet kapısı olmayan evinin önündedir. İçeri yavaşça girer.

(sahne 23)İÇ/GÜN
Yaşlı Mehmet harabe olan evin salonuna girer; etrafına bakınır hayretle; gördüklerine inanamamaktadır. Kamera yaşlı Mehmet`in etrafında bir tur dolanır. Yaşlı Mehmet çaresizce etrafına bakınır.

(sahne 24)
yaşlı Mehmet camı olmayan salon penceresinden denize doğru bakarken karısına el salladığı son günü hatırlar. gittiği son gün gözünün önüne gelmektedir. Pencereden tekrar evin salonuna bakar.

(sahne 25)İÇ/GÜN
Yaşlı Mehmet hayal görmektedir geçmişine ait. Kamera mehmet`i profilden alarak amerikan mutfağındaki anıya odaklanır.

GENÇ MEHMET- Nedir bunlar?(ayşe`nin elindeki küçük kutuya doğru işaret ederek)
AYŞE- (kutuyu Genç Mehmet`e verir)gel benimle!(Genç Mehmet Ayşe`yi hayretle takip eder)

(sahne 26)DIŞ/GÜN
Genç Mehmet ile Ayşe evlerinin önündeki ağacın dibindedirler. Ağacın dibinde bir çukur vardır.

(sahne 27)
Ayşe Genç Mehmet`in elindeki kutuyu alırken

AYŞE- Bunlar bizim hazinemiz(gülmektedir)(kutuyu ağacın dibine gömer)

(sahne 28)
Yaşlı Mehmet`in anı silüeti gözünün önünden kaybolur.

(sahne 29)
Yaşlı Mehmet Ayşe`nin gösterdiği ağacın dibine gider; eliyle toprağı heyecanla kazarak, gömülü kutuyu çıkartır ve kutuyu eline alır.

(sahne 30)DIŞ/GÜN
Yaşlı mehmet kutudaki eşyaları karıştırırken bir mektup bulur; kutuyu yere bırakır. mktubu heyecanla açar.

(sahne 31)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet mektubu okumaktadır harabe evin önünde. Fonda Ayşe`nin sesi vardır.

AYŞE- Canım; bugün denizden dönmeyişinin ikinci yılı; hergün geleceksin umuduyla uyandım güne ve her akşam üzeri tepede dönüşünü bekledim günlerce...(görüntü: Ayşe tepede Mehmet`in dönüşünü beklemektedir.)
Denizde gördüğüm tüm teknelere sen umuduyla sen umuduyla bakındım. Geri dönmeyişine ne kadar üzülsem de bir gün geleceğini umut ederek avunurdum (görüntü: Ayşe`nin elinde Mehmet`le çekilmiş fotoğraf vardır)
umutlarım her geçen gün çaresizlikle tükendi (görüntü: Ayşe intihar etmeye(iple kendini asmaya çalışmaktadır) çalışmaktadır) tükendi fakat belki yarın gelir umuduyla (görüntü: Ayşe intihardan vaz geçer)ertesi günleri bekledim(görüntü: Ayşe tepede Mehmet`i beklemektedir). Günlerce bekledim (görüntü: Ayşe çeşitli açılardn Mehmet`i beklemektedir) sana elveda demek istemedim(görüntü: Ayşe, kadın heykelini kolsuz olarak tamamlar)Denizin aldığı sevgilime kavuşmak için hergün bekledim ve anladım ki beni sana kavuşturacak olan, seni benden alan bu deniz!(görüntü: Ayşe elinde taş ve taşa bağlı olan boynuna geçirdiği ip ile diz kapaklarına kadar denize girmiştir; denizin derinliklerine doğru ilerlemektedir)Bir gün bizi tekrar biraraya getirecek (görüntü: Ayşe denizin derinliklerinde kaybolur)

(sahne 32)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet elindeki mektuptan gözlerini ayırır ufka bakar sinirlenerek:

YAŞLI MEHMET- (tanrıya doğru isyankar bir sesle) Onun suçu neydi? Söylesene! Suçlu ben değil miydim!

(sahne 33)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet kutudan sarkan ipi görür.ipi eline alır.

(sahne 34)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet elindeki taşa bağlı olan ipi boynuna geçirir denize doğru ilerler.

(sahne35)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet Ayşe`nin intihar ettiği yerden, denize doğru ilerlerken gökyüzüne bakar içinden tanrıya doğru söylenir:

YAŞLI MEHMET- (fondan ses olarak)Sen aşktan ne anlarsın?

(sahne 35)DIŞ/GÜN
Yaşlı Mehmet denizin içinde kaybolur.

(sahne 36)
ekran kararır yazı belirir: Bu kadar ilkel tanrı da bizi kurtaramaz!

SON

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::